Böyle yaşıyordum epeydir. Ele avuca sığmaz ve fakat narin bir kuş kılığında: ‘Hadi kafesle beni, kafesleyemezsin ki!’ Kışkırtıcıydım ve şendim. İstemem yan cebime tavrıyla giriyordum kafese. ‘Beni sen istedin bak, ona göre!’ Her ilişkiye çekingen bir âşık rolüyle başlıyordum. Bununla da kalmıyordum, bu kez kesinlikle âşık olduğuma inanmak istiyordum. Kendimi zorluyordum âşık olmak için.
Aşkın da inanç gibi irade dışı bir şey olduğunu kabul etmek istemiyordum. Olunabilir diye düşünüyordum, tıpkı önlenebildiği gibi, âşık olunabilir de. Yeter ki emek ver, zaman harca. Ama bir faydası olmuyordu. Kendimi âşık sanıyordum bir süre. Sonra bu sevgilinin de cahil, zevksiz, sıkıcı, kötü, hain, aptal, kurnaz, ciğeri beş para etmez, vesaire olduğu gerçeğini kendime itiraf ediyordum.
Ölüme atlamak müthiş olmalıymış. Hem bir kitapta okumuş, ölürken hiç acı çekmiyormuş insan. Hatta ölüm anı orgazma benziyormuş. Beyin adrenalin ve serotonin bayramı yapıyormuş.
Bizde itiraf yoktur. Bizde bahane, mazeret, gerekçe, sebep, kulp, kılıf, bir dokun bin ah işit vardır. ‘Yaptım ama bi sor, niye yaptım’dır bizde itirafın karşılığı. Madem yakaladın suçumu, sor ki sebebini anlatayım, kıvırayım, dolandırayım, böylece asıl mağdurun ben olduğumu gör!