Satranç, insanoğlunun icat ettiği öteki bütün oyunlar arasında kendini bağımsızca rastlantının her türlü tiranlığının dışında tutan ve zafer taçlarını yalnızca tine ya da daha doğru bir deyişle, tinsel yeteneğin belli bir türüne sunan tek oyundu.
Yapacak hiçbir şey yoktu, duyacak hiçbir şey yoktu, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli olarak insanın çevresinde hiçlik, zamandan ve mekandan mutlak anlamda yok sun bir boşluk vardı.
Siyahın veya beyazın galip gelmesini umursamıyordum, zira şampiyonluk için savaşanlar aslında Alehin veya Bogolyubov'du ve benim kişiliğim, aklım, ruhum sadece bir seyirci, oyun dan anlayan biri olarak o partilerin düğüm noktalarının ve güzelliklerinin tadını çıkarmaktaydı.