İşte, İstanbul’da gezilmesi gereken 14 edebiyat müzesi!
1.Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi:
Gülhane Parkı’nın Sultanahmet yönündeki girişinde, surları geçince hemen solda yer alan müzede yalnızca Tanpınar’a değil Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nedim, Orhan Pamuk ve Nazım Hikmet gibi edebiyatçılara dair bölümler, salonlar ve buralarda özel eşyalar da yer alıyor.
2.Aşiyan Müzesi:
Tevfik Fikret’in kendi hazırladığı planlarla yaptırdığı ev Boğaziçi’nin en güzel yerinde bulunuyor. Edebiyat-ı Cedide akımından adını alan salonda yazarın kendi yağlı boya tablolarını, çalışma odasında eserlerini kaleme alırken kullandığı yazı takımını görebilirsiniz
3. Sait Faik Abasıyanık Müzesi:
Sait Faik, birçok hikâyesini Burgazada’daki köşkünde yazdı. Yazarın ölümünden 5 yıl sonra müzeleştirilen bu köşk, uzun süren bir tadilattan sonra 2013’te yeniden ziyarete açıldı. Yazarın yaşamından izler görebileceğiniz müzede aynı zamanda Okuma Odası, Eğitim Gösterim Salonu ve Mektup Odası gibi farklı amaçlara hizmet eden odalar var.
4. Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi:
Hüseyin Rahmi’nin 1944’e kadar yaşadığı bu ev 2000 yılında müze haline getirildi. İçinde yazarın kitaplarının yanı sıra kendi yaptığı el işi eşyaları da görebilirsiniz. Yolunuz Heybeliada’ya düşerse, girişleri ücretsiz olan bu müzeye de bir uğrayın.
5. Yahya Kemal Enstitüsü ve Müzesi:
Yahya Kemal’in sevgilisinden aldığı karanfili ve bir tutam saçı görmek, Sessiz Gemi şiirine ilham veren odalarda gezmek ister misiniz? Beyazıt’taki bu müzede yazarın bütün kişisel eşyalarını bulabilirsiniz.
6. Orhan Kemal Müzesi:
Cihangir’de yer alan ve yazarın oğlu Işık Öğütçü tarafından 2000 yılında açılan Orhan Kemal Müzesi yalnızca yazarın eşyalarını, ilk kitap baskılarını, çalışmalarını değil aynı zamanda Ara Güler tarafından çekilmiş 70 kadar fotoğrafı, üç katlı binası içerisinde bir kitaplık ve İkbal Kahvesi adlı kafeyi de barındıran, hareketli bir edebiyat mekanı.
7. Tanzimat Müzesi:
Yalnızca edebiyat değil siyasi ve kültürel parçaların da yer aldığı bir müze. Devrin devlet adamlarına ait imzalı fotoğrafların, çeşitli görsel sanat eserleri, dokümanlar, Mustafa Reşid Paşa, Sadık Muhtar Bey ve Ziya Paşa’ya ait eşyalar ile birlikte Osmanlı’nın batılılaşma macerasının en önemli belgelerinden Tanzimat Fermanı da yine bu müzede yer alıyor.
8.Türkiye Yazarlar Sendikası Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği:
TYS Edebiyat Müzesi ve Belgeliği, belgelik ve kitaplık olarak iki bölümden oluşuyor. Belgelik bölümünde, sanatçıların belge değeri taşıyan yapıtları, mektup ve çalışmaları, bilgisayara yüklenmiş fotoğrafları ve yapıtları; kitaplık ölümünde araştırma kitapları, ansiklopedi, sözlük, antoloji ve derlemeler, yazarlar üzerine tezler, eleştiri ve deneme kitapları var. Ayrıca özel imzalı bazı kitaplar ve dergiler de bulunuyor.
9.Karikatür ve Mizah Müzesi:
Karikatür ve Mizah Müzesi, Karikatürcüler Derneği girişimiyle 1975’te Tepebaşı’nda açıldıysa da 1980 darbesinden nasibini alıp kapatıldıktan sonra 1989’da Saraçhanebaşı’nda yeniden ziyarete açıldı. Fakat yolculuğu burada da bitmedi ve Gazanferağa Külliyesi’nin 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na devredilmesi sebebiyle yeniden Tepebaşı’na taşındı.
Mizah ve karikatür arşivinin yanı sıra uluslararası sergilere de ev sahipliği yapan müzede, isterseniz uzmanların gözetiminde özgün baskı atölyesinde çalışabiliyorsunuz da.
10.Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevihanesi):
Beyoğlu Tünel’den Karaköy’e doğru inerken görebileceğiniz Galata Mevlevihanesi içerisinde yer alan müze, 1491 yılında inşa edilip, 1975 yılında müze haline getirilmiş. Esasen bir külliye şeklinde tasarlanan binada semahane, derviş hücreleri, kütüphane, türbeler, hazine, sebil, şeyh dairesi ve hünkar mahfeli gibi kısımlar bulunuyor.
11. Masumiyet Müzesi:
Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından yola çıkılarak yine yazarın öncülüğünde hazırlanan Masumiyet Müzesi, roman kahramanlarının giydiği, kullandığı, romanda anlatılan objeleri içeriyor. 2012’de açılışı yapılan müze, romandan yola çıkmışsa da öte yandan 20. yüzyılın ikinci yarısındaki İstanbul hayatını anlatıyor.
12. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi:
Doğrudan “Yazar Müzeleri” kategorisi içerisinde değerlendirilmese de içeriği itibariyle bu listenin temasını yakalayan Basın Müzesi; özellikle basın tarihinden örnekler, dizgi ve baskı makineleri, Türk basın hayatının önemli isimlerine ait anı eşyaları yer alıyor. Abdi İpekçi’den Agah Efendi’ye, Şemsettin Sami’den İbrahim Şinasi’ye, Çetin Emeç’ten Sabiha-Zekeriya Sertel’e kadar birçok ismin yağlı boya portreleri de yine müze kapsamında sergileniyor.
13. Kemal Tahir Müze Evi:
Tahir’in eşi Semiha Tahir tarafından kurulan vakıf sayesinde müze haline getirilen Şaşkınbakkal’daki ev, yazarın son 10 yılını yansıtıyor. Tahir’in son çalışmalarını yaptığı ve hayata gözlerini yumduğu bu ev, apartmanın hemen giriş katında oldukça mütevazı ve sessiz bir yer. Bu müze-evde ünlü yazara ait yaklaşık dokuz bin kitap, el yazmaları, kullandığı daktilosu, çalışma masası, çeşitli zamanlarda çekilmiş fotoğrafları, ödülleri yer alıyor. Yazarın hayatının son yıllarını geçirdiği bu evde, Kemal Tahir’in yatağını, o meşhur kalın çerçeveli gözlüğünü, piposunu, saatini ve diğer kişisel eşyalarını görmek de mümkün. Müzede sadece Kemal Tahir’in değil, uzun süre cezaevinde kalan yazarın bu süre boyunca devamlı mektuplaştığı ünlü şair Nazım Hikmet’e ait izler de yer alıyor. Nazım Hikmet’in “Oliver” marka daktilosu Kemal Tahir’in odasının ortasında, çekmecelerde ise karşılıklı yazdıkları mektupları duruyor.
14. İstanbul Modern Sanat Müzesi:
Modern sanat alanında uluslararası bir kimliği olan İstanbul Modern, bugün müzesinin, kütüphanesinin, sinemasının ve veri tabanının yanında önemli etkinliklere de ev sahibi oluyor. 2004 yılında İstanbul Boğazı kıyısında 8000 metrekarelik bir alana kurulan İstanbul Modern Sanat Müzesi, 1987’den bu yana İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından geliştirilerek oluşturulan köklü bir projenin ürünü.

(HADİ ŞİMDİ BİR PLAN YAPIN VE BU MÜZELERİ GEZİP EDEBİYATA DOYUN ;) )

Bir replik...
Bu dünyada bir mutluluk parıltısı buluyorsun ve her zaman birileri çıkıp bunu mahvediyor.

Marc Forster-Düşler Ülkesi-2004

kitapseven, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · 7/10 puan

2004 yılının nisan ayında, oğlum Rowan'a otizm teşhisi kondu. Yüzüme beyzbol sopasıyla vurulmuş gibi hissettim kendimi. Acı, utanç , sanki çocuğumu ona aktardığım bozuk genlerle bir şekilde lanetlemişim, oğlum benim yüzümden hayatını bir yabancı olarak geçirmeye mahküm edilmiş gibi tuhaf mantıksız bir utanç.

At Çocuk, Rupert IsaacsonAt Çocuk, Rupert Isaacson
Homeless, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'yu inceledi.
 22 May 01:25 · Kitabı okudu · 4 günde

Hayat size tembellik hakkı vermez. BÜNYE! BÜNYE! BÜNYE!

Alabildiğine spoiler / sürprizkaçıran içermektedir !

Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?
---Shakespeare'nin Hamlet'inden---

Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir.
---Her bireyin yalan söyleme özgürlüğü vardır, sevdiklerimiz buna dahil değildir---

Ümit, aşk ve tembellik.
---Ümit etmek hayatı temsil eder, aşk gönlü, tembellik şeytanı---

-Berlin'e ne vakit gideceksin, Nüzhet?
-Bu gece sabaha karşı. Çünkü bu gece gitmezsem, altı sene tren yok.
---Bir şehir ardından koşar, sen kaçarsın---

Yıl 2003 ya da 2004 15 yaşındayım. Yer ise Afşin Devlet Hastanesi. Çocuk doktorunun önünde bir sıra ki evlere şenlik! Kimisi anne kucağında kimisi babalarının ellerinden tutmuş çocukların arasında ergenlikte arşa yükselmiş, boyu posu 1.80'e dayanmış bekliyorum. Sıra gelecekte ben de göreceğim! Sonra güç bela
kalabalığı yara yara girip doktor beye kavuşuyoruz. Önce yüzüme bakıyor sonra da dışarıda ki kalabalığa. Sonra oturmam yönünde bir komut veriyor ve oturuyorum. İki dakikalık muayene sonrası canından bezmiş sevgili çocuk doktorumuz ben de Hepatit buluyor. (A, B ya da C) hangisi olduğunu şuan hatırlamıyorum. Babam error! veriyor tabii! Ardından soruyor, yani? Yani okula gidiyor ise diğerlerinden uzak dursun diyor bıkkınlığın verdiği cesaretle! Hızlı bir şekilde alelade yazılmış ilaçlarımızı koltuk altımıza kıstırıp uzaklaşıyoruz saatleri çürüttüğümüz polikliniğin önünden. Babam ilaçları alıyor, gidiyoruz. Adam da artık dokunmuyor bana, korkuyor. Sonra 1 ay boyunca okula gidemedim. Hatta balkonda beni gören akranlarım bir pisliğe bakıyormuşçasına gözlerini hızla uzaklaştırıyor benden. 1 ay sonra babam işkilleniyor bu durumdan. Yav doktor böyle söyledi amma çocuk turp gibi! Turp gibi çocuk yani ben! 1 ay boyunca hepatit olduğumu düşünerek çoğu kez nece buhranlara girdim, sürüklendiğim psikolojik travmaları hiç saymıyorum! Okulumdan, derslerimden uzak kalışım da cabası! Sonuç olarak iki dakikalık muayenenin faturası ben de ağır olmuştu. Doktora hiç gitmesem 1 hafta sonra iyileşir yoluma bakardım.

Bu romanı okuyunca bu anı gözümde, fikrimde belirdi. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Peyami Safa'yı ilk defa okuyorum. O yüzden fazla fikir beyan etmek yerine bu roman üzerinden yürümek istiyorum. Duygu geçişlerinin yoğun olduğu ve hangi duygunun içinde ise yazar onu arşa değin yaşıyor / yaşatıyor. Istırabın ilacının yine ıstırap olduğunu düşünecek kadar da realist.

Romanın hepsini alıntılasan kimse sebebini sormaz. Gerçekten tahlil, tasvir açısından eşsiz bir roman. Peyami Safa'nın buhranı, umutsuzluğu, dağılmışlığı, bıkkınlığı, vazgeçmişliği dibine kadar damarlarımıza kadar nüfuz ettirebildiğini şahsım adına söyleyebilirim. Özellikle Hamlet'ten alıntı ile karışık ruh halini yansıtırken büyülendim.

Romandaki ana karakterin kopmaya yüz tutmuş ayağını bir aşk yüzünden kurban edişine de tanıklık ediyoruz. Bana göre stres ölümün yama sürümüdür. Bizi ölüme olabildiğince yaklaştırır. Karakterimiz de stresten uzak, aktif bir dinlenmeye ihtiyaç duyuyorken kendini afilli cehennemimiz saygıdeğer aşka kaptırıyor ve film kopuyor. Aşk pişmanlıktır, stres öldürür, sıhhat en önemli mevcudiyetimizdir, Peyami Safa psikolojik olarak okuyucuyu süründürür. :)

#29235825 nolu ve ¤ Cerrah Asya ¤ sponsorluğunda gelişen etkinlik kapsamında bu romanı okudum. Teşekkürler! Böyle etkinlikleri hep yapalım. Romanın içeriğini size kısaca özetleyecek bir alıntı ile incelemeye son noktayı koyayım:

Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu. Kapım kapalı. Açmak istemiyorum. Açarsam hastahanenin benim için hazırladığı felâketlerin hepsi birden içeri girecek sanıyorum.

Tuco Herrera, bir alıntı ekledi.
 19 May 14:32 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

GDO lu Pirinç...
Hindistan üreticisi sürüklendiği ekonomik bataklıktan kurtulamadı. Böylece, 2002-2007 arasında her 30 dakikada bir intihar yaşanmaya başlandı! Ölüm sebepleri kayıtlara "karın ağrısı" diye geçirildi .
Sadece Hindistan mı?
Sadece -bugün büyük protestoların yaşandığı- Filipinler mi?
Rockefeller Asya'nın beslenme zincirini darmadağın etti.Yine de ... Yönetim biçimleri, kültürleri farklı olsa da çoğu ülke Rockefeller yolundan yürüdü. Örneğin ...

- İran'da Tarımsal Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü'nün geliştirdiği haşerelere dirençli GDO'lu pirinç çeşidi 2004 yılında tarımsal üretime sunuldu. İran sadece 2005 ve 2006 yıllarında 20 bin hektarlık arazide ticari amaçlı GDO'lu pirinç üretti.

- Japonya, Ulusal Agrobiyoloji Bilimleri Enstitüsü'nün geliştirdiği besin içeriğini zenginleştirmeyi amaçlayan GDO'lu pirinç çeşidine 2007 yılında patent aldı.

- Çin, Huazhong Tarım Üniversitesi'nin geliştirdiği haşerelere dirençli GDO'lu iki pirinç çeşidiyle 2009 yılında üretime başladı.

TÜM BUNLARI DÜNYANIN BAŞINA BELA EDEN ABD İDİ...

Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 69 - Kırmızı Kedi Yayınları 2. basım (2017))Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 69 - Kırmızı Kedi Yayınları 2. basım (2017))
Tuco Herrera, bir alıntı ekledi.
19 May 14:23 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Post Apokaliptik Ortamlar ..
Çernobil patlamasını dünyada bilmeyen yoktur. Peki, Bhopal felaketini duydunuz mu? Pek sanmam. 3 Aralık 1984 günü, ABD kökenli Union Carbide firmasının Hindistan Bhopal' de kurduğu böcek ilacı üreten fabrikadan yanlışlıkla 40 ton metil isosiyanat gazının sızması sonucu 18 bin kişi öldü, 150 binden fazla insan zehirlendi. çevresel etkileri Çemobil faciasından bile korkunç olan bu kaza sonrasında, Bhopal eyaleti doğal afet bölgesi ilan edildi. Dava 26 yıl sürdü; ölenlerin ailelerine 500 dolar verildi. Kazadan 20 yıl sonra Greenpeace'in bölgede 2004 yılında yapağı ölçümlerde, toprakta normalin 6 MİLYON KATI toksik madde bulundu.

Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 64 - Kırmızı Kedi Yayınları 2. basım (2017))Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 64 - Kırmızı Kedi Yayınları 2. basım (2017))

Çok canım sıkkın; dünyadan bezmiş durumdayım. Şahsi hayatıma dair berbat bir dönem geçiriyor ve geleceğe dair umudumu kaybediyorum. Maneviyatım bozuk, sinirlerim yıpranmış halde.

Buna rağmen ne olursa olsun, ‘halen kitap okuyabiliyorsam beni öldürememişler demektir’ diye düşünüyorum. Okumak, bir direnişe dönüşüyor benim için. Okudum ve paylaşacağım yine…

Dördüncü Yıldız - Alman Futbolunun Kendini Yeniden Keşfi ve Dünyayı Fethi –ki bundan sonra Dördüncü Yıldız olarak bahsedeceğim kitap, Alman spor gazetecisi Raphael Honigstein tarafından kaleme alınmış bir futbol kitabı. İthaki Yayınları’nın futbol kitapları serisinin son kitaplarından birisi ve oldukça başarılı bir kitap.

İsminden de anlaşılacağı üzere Dördüncü Yıldız, Alman milli takımının 2014 Dünya Kupasında şampiyon olup, dördüncü yıldızı takmasını anlatıyor. Ancak sadece bunu değil. Alman futbolundaki yenilenmeyi de…

Bu yazının kitap özelinde bir futbol yazısına dönmesi kaçınılmaz bir durum aslında. Şöyle anlatayım, ben ülkemizde Samsunsporluyum; hem de iflah olmaz derecede. Bir futbolsever olaraksa, Bayern Münih’i tutuyorum. Üstelik çok eski zamanlardan beri; hatta bir Samsunsporlu olarak acıyla beslendiğim için olsa gerek Bayern’i tutmam onların belki de tarihlerinin en kötü sezonu olan 1991-92’ye kadar dayanır.
Türk milli takımının turnuva istikrarı maalesef ortada; her ne kadar dünya bizi kıskanıyor olsa da(!) bizim bu kıskançlığa karşı ortaya koyabileceğimiz pek bir başarımız yok. Bu nedenle ben 1990 Dünya Kupasından beri bizim ( ya da Bosna’nın ) olmadığımız bütün büyük turnuvalarda hep Almanya’yı tutmuşumdur. Bu tercihimde genelde yalnız kalırım, yani diğer futbolsever arkadaşlarım Almanya’yı pek matah bulmazlar ama bendeki durum bu. Ve bu yaz da Almanya'yı tutacağım.

Hayatım boyunca duygusallığım yüzünden başıma pek çok felaket gelmiş, rol yapamayan bir adam olarak Almanları tutmaktan hiç vaz geçmedim. Tabii bunda ortaokul yıllarımda yabancı dilimin Almanca olması da etkili olmuş olabilir.
1990’da Matheuss, Brehme, Klinsman, Hassler, Litbarski, Völler’li kadrosuyla dünya şampiyonu olan alman milli takımı sonrasında hiçbir Avrupa ve Dünya kupasını kaçırmadı; hepsine katıldı. Tıpkı 1990 öncesinde olduğu gibi…

İnsana ilginç gelen şey şu aslında; kitap Alman futbolunun çöküşünden ve sonrasında yeniden yapılanmasından söz ediyor. 2004 yılı itibariyle önce teknik direktör olarak Klinsman sonra da ülkemizde de görev yapan ama başarılı olamayan(!) Löw ile devam eden süreci anlatıyor. Özellikle altyapı eğilimi ve yıllarca görmezden gelinen göçmen kökenli oyuncuların varlığı ile değerlenen bir futbol iklimi. Ayrıca eskinin soğuk, acımasız, robotvari oyuncuları yerine insani yönleri yüksek, mütevazı ve takım ruhuna uygun bir oyuncular modeli oluşturuluyor.
Esasında şuraya gelecektim; Alman futbolundaki çöküş olarak 2004 yılı belirlenmiş. Gerçekten Euro’ 2004’te Almanya grubundan çıkamamıştı ve zayıf bir takım havası veriyordu. Keza Euro’2000’de de Almanlar hayal kırıklığı yaşatmışlardı. Ancak yine de turnuvaya katılan bir takımları vardı. Hatta mesela 1992’de final oynadılar; 1994’te çeyrek final… 1996’da Avrupa şampiyonu oldular. 1998’de çeyrek final vardı. Bizim efsane kupamız olan 2002’de final oynadılar –ki biz üçüncü olabildik. Bunlara rağmen çöküş ve başarısızlık olarak kabul ediyorlardı. Aynı istatistiğin bizde olduğunu düşünsenize! Tüpçü kökenli yandaş TFF başkanımız, ( onlarda futbolu yöneten isimler Beckenbauer, Bierhoff, Sammer falan, bizde tüpçü, damat... ) dünya derbimiz, dünya ligimiz vs… Aman Allah’ım! Ver mehteri ver mehteri durumları olurdu. Ama düşünün, bu sonuçlar Almanya için çöküş oluyor!

Sonra Klinsman&Löw dönemi başladı. 2006’da evinde 3. olan jenerasyon oynadığı futbolla herkesi memnun etti. 2008’de final oynadılar. 2010’da dünya üçüncüsü oldular. 2012’de yarı final; ama bunlar bile başarı sayılmayabiliyordu. Nitekim, en sonunda 2014 Dünya Kupasını kazandılar.

Mesut Özil, Sami Khedira, Boateng, Müller, Lahm, Podolski, Klose, Neuer, Hummels, Schweinsteiger, Götze, Schürrle gibi oyunculardan müteşekkil bir takımın oluşturulma süreci işleniyor Dördüncü Yıldız’da…

Raphael Honigstein çok sayıda kişiyle görüşmeler yaparken bir belgesel tadında eser oluşturmuş. İyi bir futbolseverseniz çok ilginizi çekeceğine eminim.

Türkan Saylan
Türkan Saylan bugüne kadar çok sayıda ödüle layık görüldü;

“Atatürk İlke ve Devrimleri Ödülü” İstanbul Üniversitesi (1996),

“Ülkemizde Yılın Kadını Ödülü” (1990),

“Melvin Jones Ödülü” (1991),

“Atatürkçü Düşünceye Hizmet Ödülü” İncirli Lions (1996),

“Kuvayi Milliye Ödülü” Haliç Rotary (1997),

“Fahrettin Kerim Gökay Ödülü” Türk Lions Vakfı (1997),

“Türkiye Ziraatçiler Birliği Dayanışma Ödülü” (1998),

“75. Yıl Ödülü” (1998),

“Uğur Mumcu – Muammer Aksoy Ödülü” ADD İstanbul Şubesi (1999),

“Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Onur” Ödülü” (2000),

İtalya “Foyer des Artistes Kurumu Ödülü” (2001),

“Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği 2001 Yılı Ödülü”,

“Atatürk Ödülü” Amerika / Atatürk Topluluğu (2001),

“Sanat Kurumu Onur Ödülü” (2002),

“Atatürk / Çağdaşlık Ödülü” Dünya Atatürkçü Kuruluşları (10 Kasım 2003),

“Üstün Hizmet Ödülü” Yıldız Teknik Üniversitesi (2004),



Eğitime yaptığı katkılar nedeniyle “Eğitim Ödülü” TED Koleji,

“Kendinden önce hizmet” ilkesine örnek davranışı nedeniyle “100. Yıl Mesleki Başarı Ödülü” Rotary Kulübü,

“İnsan Hakları Ödülü” İzmir Karşıyaka Belediyesi (2004),

“Türkiye’nin En İyi Eğitimcisi” Ödülü (2004),

Kültür Üniversitesi’nin öğrencileri ve öğretim üyeleri ile birlikte yapmış olduğu ankette “Yılın En Yürekli Kadını Ödülü” (2004) ,

“Puduhepa Ödülü” – Adana Kütür Sanat Derneği (2005),

“Meslek Hizmetleri Ödülü” (Ekim 2005),

“Toplumsal Barış Ödülü” Barış Radyo,

“İnsan Hakları, Demokrasi, Barış ve Dayanışma Ödülü”

SODEV Sosyal Demokrasi Vakfı (2005),

“İyi Kalpli Ol Ödülü” Türk Kalp Vakfı (2006),

“Yılın Başarılı İş Kadınları Ödülü” Dünya Gazetesi (2006),

“ÇEK Eğitim Ödülü”, Çağdaş Eğitim Kooperatifi (2006),

Vehbi Koç Ödülü (2009).

” Aydın İnsan” Onur Ödülü (2009)

hltsevim, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
17 May 22:23 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 8/10 puan

UÇURTMA AVCISI
Özgün Adı: The Kite Runner
Yazarı : Khaled Hosseini
Yayınevi : Everest
Çeviren : Püren ÖZGÖREN
Basım : 38. Basım, Ağustos 2014 (1.Basım, 2004) / 375 Sayfa
Türü : Roman
Kategori : Yetişkin

Kitabın Yorumu
Khaled Hosseini; romanları ünlenince, mesleği olan cerrahlığı bırakıp romancılığa geçiş yapan ABD vatandaşı (Afgan asıllı) yazardır. “Uçurtma Avcısı”; yazarın, ailece yaşadıkları mültecilik serüveninden esinlenerek yazdığı ve Afganistan’daki insanları, kültürü, savaşı ve göç olgusunu işlediği romanıdır.
Romanda; bir çocuğun (Emir); ailesi, Afganistan’da geçen çocukluğu ve unutamadığı yakın arkadaşı Hasan, ailesinin Amerika’ya göçü, burada tutunma çabaları, babasının ölümü, evlenmesi ve nihayet vicdani bir sorumluluk duyarak ülkesine tekrar ziyarette bulunması konu ediliyor.
1975 – 2002 yılları arasında yaşanan ve özellikle Afganistan’la ilgili yakın tarihli olayların (Sovyet işgali, iç savaş, ABD’nin Afganistan’daki operasyonları) da anlatıldığı roman, esas olarak iki – üç aile arasındaki olayları ve kişisel ilişkileri anlatırken, toplumlararası kültürel farklılıklarını (ABD - Afganistan, Peştun - Hazara, İran - Afgan) da gözler önüne seriyor. Özellikle, okur; göç olgusunu ve mülteciliğin insanlar üzerindeki etkisini, eski ve yeni vatan arasındaki yaşam koşullarının farklılığını güçlü bir şekilde hissedebiliyor.
Romanda ana vurgu olarak, bizce; “iyilik yapmak için yeterli cesarete sahip olmanın gerekliliği” ortaya konmuş. Kitaptaki iki olay akılda kalıcı. İlki; Emir’in arkadaşı Hasan ile olan ilişkileri (Emir’i vicdan muhasebesine sokan cesaret yoksunluğu). Diğeri ise; Emir ile Babasının yaşadıkları üzerinden ele alınan ve daha gerçekçi ve duygusal olan “baba – oğul ilişkileri”.
Romanın; cümleleri kısa, dili anlaşılır, anlatımı akıcı ve okuru etkilemesi üst seviyede.
“Uçurtma Avcısı”na, duygusal bir roman diyebiliriz. Kişilerin olaylara tepkileri ile psikolojik tahliller, okuru romana sıkıca bağlıyor. Roman, dur durak bilmeyen olaylar ile bir film senaryosunu andırıyor. Yazarın güçlü tasvir kabiliyeti, olayları anlatış şekli (Emir’in ağzından), olayların seyri; romandan çok “anı” türünü okuyormuş hissi veriyor. Gerek “Uçurtma Avcısı” ve gerekse yazarın diğer romanı olan “Bin Muhteşem Güneş”in film olarak çekilmesi, kitaplarındaki özgün kurgunun yanında, KHALED’in canlı anlatım tarzından da kaynaklanıyor olabilir.
Kitap The New York Times'ın en çok satanlar listesinde bir numaraya kadar yükselmiş, sürükleyici bir romandır.
Sonuç olarak; hem kendi toplumuna ve hem de iltica ettiği topluma uyum sağlayamayan bir ailenin üzerinden göç olgusunu anlamak, savaşın bir topluma yıkıcı etkisini hissetmek için okunabilecek bir romandır.


Kitaptan Alıntılar
* “Hasan’ı da çağırmamı söyledi ama ben Hasan’ın yapılacak işleri olduğu yalanını uydurdum. Baba’yla baş başa kalmak istiyordum” (Sayfa 15)
* “Benim için Amerika, anılarımı gömeceğim yerdi. Baba için, anılarının yasını tutacağı bir yer.” (Sayfa 132)
* “Ama bence Süreyya’nın geçmişini umursamayışımın en önemli nedeni, benim de kendime ait bir geçmişimin olmasıydı. Pişmanlık nedir, çok iyi biliyordum.” (Sayfa 184)
* Yaşamımda öyle çok iyilikle karşılaşmıştım ki. Ve mutlulukla. Bunları hak edip etmediğimi merak ediyordum.” (Sayfa 187)
* “Sohrap’ın suskun olduğunu söylemek yanlış olur. Suskunluk huzur içeriyor. Sakinlik, dinginlik. Yaşam düğmesinin sesini kısmak gibi.
Sessizlik ise düğmeyi kapatmak. Kesmek. Tamamen durdurmak.”(Sayfa 364)


* Değerlendirmem *
8/10

* Dış Değerlendirmeler *
- 1000 kitap’ ta değerlendirme notu; 9 /10 (7689 okur).
- Goodread’deki değerlendirme notu; 4.27 / 5 (2.011.010 okur)
- Penguin/Orange Readers’s Group Ödülü (2006, 2007)

İyi okumalar.