• “Diyarbakır’da Zaman”

    “Üç yıllık bir Diyarbakır görevi ve gözlemi sonrası yazarca kaleme alınan anılar” diyebileceğimiz kitap, raflarda çok dikkat çekmeyen ama sıradışı ve cesurca bir eser olmuş. (Zaten eser yeni ve ilk basım: Acaba kaç basıma çıkacak yıllar içinde? Merak ediyorum doğrusu.) Sıradışılığı, normal oluşunda aslında. Duyumlarımız ve hatta bilgilerimiz arasında o kadar manipüle var ki, “Normale ulaşmak hatırı sayılır bir başarı” aslında. Diyeceğim o ki; onlarca bildik edebi büyük eser yanında bu kitabı, bir başyapıt olarak değil ama oldukça orijinal ve çok değerli buldum.

    Bunun esaslı sebepleri var elbette. Mesela; 1) Yazarın, “Başkomiser” olarak “güvenlik” sektöründe bir “devlet memuru” oluşu. 2) Yazarın, “şark hizmeti” olarak Diyarbakır görevi sırasındaki anı ve izlenimlerini artısı ve eksisiyle herşeyi cesursa ifade ederek bir kitap halince herkese sunuşu. 3) Bu anıların “Ötüken Neşriyat” tarafından basılması. (Yazarın, Devlete ve Türklüğe ilişkin karşıt görünen fakat aslında, yapılan somut yanlış örnekleri açıkça eleştirisi kitapta rahatlıkla görülebilir.)

    Bütün bunlar başlı başına eseri değerli yapmaya yetiyor. Uzun yıllar terör ve politik olarak hep gündemde olmuş bir şehrin yazar tarafından, öncelikle edebi lezzette kültürel ve sonra oldukça nesnel denebilecek bir yaklaşımla ve ilk elden içi dolu gözlemlerle, akıcı bir dil ve hatta cesurca ifadelerle ele alınışı, bildik ve taraflı ezberleri bozarak okuyucuyu aydınlatmakta.

    İncelememe “Diyarbakır’da Zaman” başlığı vermeyi tercih ettim. O kadar ki, eserin bile adı bu olabilirdi aslında. “Diyarbakır Tutanağı” yerine “Diyarbakır’da Zaman” adı daha uygun olurdu. (Hem "tutanak" ifadesi resmi ve itici.) Biraz abartılı ifade etmiş olduğumun gayet farkında olarak şunu rahatlıkla diyebilirim; her ne kadar Tanpınar derecesinde olmasa da yazar, kitabının özellikle ilk bölümlerinde “Diyarbakır’da Zaman” tadını nesir olarak yakalatıyor ve kesinlikle andırıyor. “Anadolu çocuğu” bir edebiyatçı olarak Tanpınar’dan etkilenmemiş olduğu da düşünülemez zaten. Ama asıl, bunu, satır aralarındaki tasvirlerde görüyoruz.

    Yazılanların bir kısmını mutlaka duymuşunuzdur ama yeni ve birinci elden gözlemlerle birlikte yazılı bir eser oluşu çok anlamlı. Kitap, ilgi çekici pek çok bölümden oluşuyor ve şu başlıkları içeriyor:
    1) Allah’ın Diyarbakır’ı 2) Bu Su Bağdat’a mı Akıyor? 3) Velhasıl Diyarbakır Su(r)dan İbarettir! 4) Renk-Ahenk İçinde Suriçi 5) Diyarbakır Bir Büyük Mabet 6) Diyarbakır’da Lale Bahçesinde Bir Hintli Baba 7) Müslüman Diyarbakır 8) Sevgili(m) Saraykapı 9) Şu Benim Belediye Başkanı Hallerim 10) Sereserpe İzlenimler 11) Türküleşen Diyarbakır Türkçesi 12) “Mın Bişo” 13) Kürdistan’ı Kim İstiyor? 14) Pe – Ke – Ka 15) Gaffar Okkan Efsanesi 16) Diyarbakır’da Polis Olmak
    17) “Hüseyin Şehit Oldu!” 18) Sev(e)mediğim Diyarbakır 19) Diyar-ı Bikr’in Kızları 20) Başı Pasurlu Kulp 21) İzmir Uçağı

    Yazar, değer verdiği, halktan biri ve memur oluşunu, (söylemiyor ama) kendi üzerinden yaşayan bir örnekle gerçek bir devlet halk birlikteliğinin “ete kemiğe bürünmüş” şeklini başarıyla göstermiş oluyor. Onun gibi kim bilir ne kadar güvenlik veya kamu görevlisi de benzer şeyleri yaşadı veya yaşamakta ama yazmadı ya da yazamadı? Bilemiyorum ama bildiğim bir gerçek var ki, özellikle bireysel kültürümüz, başkalarına, bizlere veya evlatlarımıza yazılı aktarılmadığı için unutulup gidiyor. Ve meydanlar, gerçeğe aykırı bile olsa “yazılı olana” kalıyor daha çok.

    (NoT: Kitabın bir incelemesi de; https://mahzunbirokuyucu.blogspot.com/...rbakir-tutanagi.html adresince mevcut)
  • Fatih’i tahtında görmüştüm düşte
    O eşsiz cengaver canlıydı işte
    Vakarla ayağa kalktı, yürüdü
    İçimi tarifsiz sevinç bürüdü
    Fatih’ti gözlerim Fatih gördüğüm
    Bütün hissiyatım oldu kördüğüm
    Celâlli gözünden çaktı şimşekler
    Gözler ki ufkunu manalı bekler
    Bir anda şaşkınca göz göze geldik
    Sanki sarayından göğe yükseldik
    El ayak dolaştı; şaştım, titredim
    “Yarabbi, ne büyük lütfundur” dedim
    Kendime gelince bir anda coştum
    Elini öpmeye huzura koştum
    Ziyaret eyledim güzel elinden
    Sohbete başladık gönül telinden

    "Efendim, ne güzel gördüm ya seni!
    Tanıyabildin mi bilmem ki beni?"
    Şöyle bir gözüyle süzdü derince
    Eridim huzurda,cevap verince
    Dedi ki "Lisanın benziyor bize
    Ve lâkin ben nasıl Türk derim size
    Bu garip kıyafet, bu endam hele
    Tarifin herhalde derin mesele
    Ne Çerkez denilir ne benzer Laz'a
    Belli ki dönmüşsün yolunmuş kaza
    Görmedim sen gibi kimse önceden
    Evvelâ sandım ki ecnebi deden
    İn misin, cin misin, düşman mı yoksa?
    Gazaya çıkalım sen gibi çoksa"

    Utandım, dizimin bağı çözüldü
    Gözümden zamansız yaşlar süzüldü
    Dedim ki "Efendim nasıl söylesem
    Şaşırma adıma Müslüman desem
    Ecnebi değil de Türk'üz inanın
    Damarımda gezen hep senin kanın
    Beş yüz yıl sonraki evladın işte
    Mevla'ya hamd olsun kavuştuk düşte
    Bu aciz bendeniz Bayburtlu Önder
    Asrımızda size benzeyen ender"

    Dinleyip sözümü hepten şaşırdı
    Sanarsın duyunca aklın kaçırdı
    Evvelâ yutkundu vaz geçti sözden
    Neslimiz mümkün mü ayrılsın özden?
    Bir sağa, bir sola hep geldi gitti
    Yaklaştı "sus bre" deyip de itti
    "Ne dersin be densiz defol git burdan
    Yüzünde eser yok imanla nurdan
    Şuna bak soytarı evladımızmış"
    Velhasıl duyduğu her söze kızmış

    Dedim ki "Bilseniz geleni başa
    Düşman içimizden başlar savaşa
    Türk-İslam âlemi kana bulandı
    Bağdat yerle yeksan, Halep’se yandı
    Darmadağın oldu müminler şimdi
    Bilmezler Fatih de Osman da kimdi
    Camiler boşaldı din garip oldu
    Sapıklar,cahiller kürsüye doldu
    Evladı, hanımdan korkup da bakmaz
    Ananın,atanın sahibi çıkmaz
    Ne sözü dinlenir,değer verilir
    Ne de baş köşeye layık görülür
    Sığıntı gibidir evde analar
    Geline hizmetkâr hep kaynanalar
    Adalet bahsine girmeyelim pek
    Tanınmaz haldeyiz acıdır gerçek
    Hakikat esiri olunca gücün
    Deveye diyorlar suçtur hörgücün
    Dünya eşkıyanın hakkını arar
    Yanına kâr kalır verdiği zarar
    Savaşsan ahalin düşmanı tutar
    Bu devran kahpece insanı yutar"

    Dedi ki "İnanmak istemem sana
    Desene kıyamet erdi cihana
    Anayı,atayı nasıl satarsın
    Yaşlandı diyerek baştan atarsın
    Bereket kalır mı böyle hanede
    Törende çiğnensin örf anane de
    Ha Frenk ha sizler çek de git burdan
    Öfkeme yenilip atmayım surdan
    İstikbal böylesi hayırsız demek
    Boşa mı bu kadar verdiğim emek?
    Ya hâli nicedir inananların
    Nedendir bu bitap hâli onların
    Ne dine sarılır ne adle talip
    Anladım asırda cehalet galip
    Sefil taç edilse cahilleştirir
    İlime,irfana mezar eştirir
    Okutmaz âleme iki hak satır
    Adalet mülkünü kökten aksatır
    Gel imdi ey evlat bu düşten uyan
    Hayır söz değildir ettiğin beyan
    Vücudun Bizansken için İstanbul
    Sen kendi ruhuna bir Fatihan bul
    Bu hâlde bakamam senin yüzüne
    Uyan da geri dön tezden özüne"

    Sarsıldım dehşetle uyandım birden
    Sanki mevtayım da çıktım kabirden
    Telaşla odamdan tam çıkacaktım
    Pencereden şöyle dışarı baktım
    Şişeyi sokağa savurdu bir genç
    Yüzünde amansız öfke var iğrenç
    Engelli çocuğa bir çelme taktı
    Kahkaha savurup haline baktı
    Yüzü gözü kandı zavallı kızın
    O hâlde bırakıp kaçtı ansızın
    Bir dertli nağmeyle akarken Çoruh
    Dedim ki nerde biz nerede o ruh

    Önder Eryılmaz
    Bayburt
    04.06.2016
  • Wow, başlık titretti mi? Hımm, devam edelim o halde.

    “Davacınla mahkemeye giderken yolda onunla anlaşmaya
    çalış ki seni hâkim karşısına çıkarmasın ve hâkim seni
    zindancıya teslim etmesin ve zindancı seni zindana
    kapamasın. Söylemiş olayım, borcunu son kuruşuna kadar
    ödeyene dek kurtulamazsın oradan.”
    Yeni Ahit, Luka, 12: 58,59



    “Hazır ol!”

    On iki asker önce esas duruşa geçip sonra da tüfeklerini
    omuzlarına dayadılar.

    Kadın hiç kıpırdamadı.

    Hâlâ hiçbir korku belirtisi göstermeden karşılarında
    dikilmekteydi.

    ''Nişan al!''

    ''Ateş!''

    Televizyonlarda, filimlerde izlediğiniz gibi vücudu titreyerek, sallanarak yere yığılmadı, kollarını kaldırıp çırpınmadı bile. Olduğu yere hafifçe yığıldı, başı hâlâ dimdik, gözleri hâlâ açıktı. O masum yüzün altında kan havuzu oluşmuştu. Askerlerden biri bu görüntüye dayanamadı ve oracıkta bayıldı. Teğmen tabancasını çıkarıp kadının yanına geldi, yüzüne kan sıçramaması için silahı şakağına bastırmadı ve tetiği çekti. Mata Hari öldü...

    Acıyı hisset, daha, daha ve daha...

    16 yaşlarında evinden uzak, yatılı bir okuldasın. Müdür zürriyetsizi seni bir gün odasına çağırıyor, ardından kapıyı kapatıyor ve seni öpmeye... şeyinle oynamaya başlıyor sonra hızlı bir şekilde masaya yatırıyor ve bekaretini bozuyor. Evet, Mata bunları yaşadı, öyle ki korku onu anlatmaktan alı koyuyordu. Ta ki okulda kendisi gibi buna maruz kalan arkadaşlarının olduğunu duyana kadar. Ne fark eder? Müdür emekli olmuş, kimse suçlama da bulunamazdı. Onlarca kız, hepsine tecavüz eden bir zürriyetsiz! Yinede korku engel oluyor, birilerine anlatsan eve çağırılır, olay duyulur, hayatın alt üst olur. Hoş, şimdi sanki çok iyiymiş gibi...

    Mata o kadar güzel bir kadın ki, ama bir o kadar da bahtsız ve şanssız. Ülkeden ayrılmak ve kaçmak istiyor, bunun için gazeteye ilan veren bir subay(Rudolf MacLeod) ile tanışır ve bu subay baya varlıklı biridir. Endonezya'da varlıklı bir subay, bir kadın daha ne isteyebilir ki? Mata bu hayal ile geçmişi bir kenara bırakıp 3. buluşmada evlenme teklifini kabul eder ve 11 Temmuz 1895'te evlenirler.

    https://hizliresim.com/16PqqA

    Günler ilerledikçe alkolik Rudolf, bakire olmadığını öğrenir ve ondan olanları anlatmasını ister; Mata hıçkırıklar içinde müdürün odasında olanları anlatır Rudolf günler geçtikçe daha fazla ayrıntı ister. Hatta o kadar ileri gider ki, tecavüze uğradığı o gün üzerindeki etekte alması için onu çarşıya yollar Mata'ya bazen karşı koymasını, bazen de inlemesini ister. Evet, haklısınız o kel kafasına kızgın yağ dökmek gerekiyor. Neyse, bunu yapmasının sebebi evde bulunan hizmetçilerin Mata'nın bundan zevk almasını hissettirmek. Mata o anları şöyle açıklıyor:''Yavaş yavaş benliğimi kaybettim. Günlerimi kızıma
    bakarak geçiriyordum, hırçın bir asilzade havalarında evde
    geziniyor, cildimdeki morlukları aşırı miktarda makyajla
    gizliyordum ama kimseyi, hem de hiç kimseyi kandıramadığımın farkındaydım. Yeniden hamile kaldım, oğlum doğduktan sonraki birkaç günü müthiş mutlu geçirdim, ardından bakıcı kızlardan biri bebeğimi zehirledi ama neden yaptığını bile öğrenemedim; bebeğimin ölüsünün bulunduğu gün evdeki diğer hizmetçiler bakıcı kızı öldürdüler. Çoğu
    intikam alacağım derken ölçüyü kaçırdığını düşünüyordu; çünkü kızcağız sürekli dayak yemiş, tecavüze uğramış
    ve bitmek bilmez çalışma saatleriyle emeği sömürülmüştü.''

    Neden mi yazdım bunları? Kadın olmak, üzgünüm 'kız' olmak... hiç düşündünüz mü? Aşağlık, ucube, şerefsizlerin yanında neden masum, doğal, birçok şeyden çok daha güzel genç kızların olduğunu? Para için mi? Yoksa servet için mi? Hayır. Çünkü dünyanın, bu aşağlık evrenin bir sistemi var, güzel olan her şey soldurulmalı ve yavaş yavaş eritilmeli. Bunu da iblisin gayrimeşru çocukları, yani göbekli, kendini beğenmiş, kibirli, kağıtlara sahip, takım elbiseli, sadece iki dakikalık fiziksel haz peşinde koşanlar yapmakta.

    Kitap hakkında...

    Paulo Coelho'ya ait okuduğum üçüncü kitap. Elbette bununla sınırlı kalmayacak. Hayır hayır, sevdiğim için okumam;önemli bir şeyler 'söylediği' için okurum.Yemek için yemem, yemeği sevdiğim için yerim. Eğer sevmezsem, neden yiyeyim ki?

    Casus kitabı, 2016 yılında yayımlanmış olup, klasik kitaplarında da olduğu gibi düşündürmeye, analiz etmeye ve çelişkiye düşürmeye çalışmıştır. Çelişki mi? İyi de kiminle?

    Neden bir aynanın karşısına geçip sormuyorsun?


    ''Kendimden kaçamayacağımı ancak şimdi anlıyorum'' (86)

    Bir daha oku, bir daha ve bir daha... Analiz edelim. Kendim'den' bütünüyle kaçmak istemek gibi. Ancak kaçamıyorsun, bu acı bir durum. Seçeneğin var mı peki? İki seçeneğin var. Ya kaçacak bir yer aramaktan vazgeçecek ve sonsuza dek sessizliğe mahkum olacaksın, ya da kabulleneceksin. Asıl soru: Hangisinin daha acı verici olduğu. Kaçmak mı, yoksa aramak mı? En zor şey de nedir bilir misin, aslında bu ikilemlerin birer safsata olduğunu bildiğini bildiğin halde arayışta olduğun. Aslında anladığın falan yok, sadece inandırmak ve kendini kandırmak istiyorsun hepsi bu. Bu göremeyebilir, duyamayabilirsin hatta yüz çevirebilirsin ama hissedemeyeceğini söyleyemezsin değil mi? His yanıltmaz, seni kandırmaz, sadece olsı gerçekleri sunar ve bu çoğu zaman acı olmuştur.

    ''Acıyı hissetmelisin, ancak o zaman özgürlüğe kavuşabilirsin.''


    ''Gelecekte hatırlanacak mıyım, bilmiyorum ama şayet hatırlanırsam mağdur bir kadın olarak değil, cesur adımlar atmış ve ödemesi gereken bedeli korkmadan ödemiş biri olarak görülmek istiyorum.''


    Sen ve senin gibiler bedelin en ağır şeklini ödedi, en aşağlık pozisyonlara girdi, aşağlık insanlara sunuldu, aşağlık insanların salyaları altında sahip olundu, aşağlık insanlar tarafından aşağlandınız... Suç sizde mi? Hayır. Yukarıya bakın!

    Keyifli okumalar.
  • Hane halkı 2002 yılında neredeyse borçsuz durumdayken 2016'da 440 milyar TL borçlu duruma gelmiş.
    Türkiye 'nin toplam borcu bu dönemde 8 kattan fazla artarak yaklaşık 3 trilyon TL' ye ulaşmış ve GSYH'nin yüzde 118'ini aşmış.
  • Atatürk düşmanlarıyla çarpışan Murat Ç (temsili):
    https://fantastikcanavarlar.com/.../Patronus-buyusu.jpg
  • 2016 ' da Admiral Insurance, diğer sürücülere ne denli bir risk
    teşkil ettiklerini değerlendirmek için ilk kez araba kullanan bireylerin Facebook gönderilerini incelemeye başladı. İncelemelerde bireylerin sürücülük yetenekleri değil, kaç kez sarhoş oldukları bir partiye ait fotoğrafı hesapları paylaştıkları temel alındı. Bu incelemeden sonra Facebook , siteden elde ettiği verileri araç sigortası fiyatlarını belirlemek için kullanan Admiral' ın Facebook verilerine olan erişimini engelledi.
  • Ey di'dar-ı pak esrar-ı hafiye-i halimin
    Ve ey esyan-ı gönlümün sultan-ı hafisi
    Gel tekrar,mihman-ı ziyneti ol kalbimin..
    Ziya efşanı ol tahayyülümün olma harab eyleyen..
    Her dem ırak olma vuslata erişe ruhum,
    Ki nurtal'atından eyleme beni mahrum..

    Ey yoldaş-ı canımın,aman-ı halimi işit
    Koyma beni bi-zar,etme bana cihanı zindan..
    Ağlatma dön,olsun her dem bana hayat cinan..
    Bitir bu tefrikayı gel de olmasın bu iftirak,
    Gel de halim hazin,ki olmasın bu ayrılık mutlak..
    ...uğur tunç..26/03/2016