Biz, evlenmiştik...
3 Mart 2016, zihnimden silinen o kanlı tarih, aslında benim onunla hayatımı birleştirdiğim, kaderimi kaderine düğümlediğim en kutsal günümdü. Herkesin bitti, dediği yerde, ben bir mucizeyi gerçekleştir- miştim. Haris'in, Arkana'nın ve ölümün gözlerinin içine baka baka onu kendime mühürlemiştim.
Sağ gözümden tek bir damla yaş süzüldü ve yanağımdaki o donuk ifadeyi yırtarak aşağı indi.
Beni bugüne kadar hiçbir şey ağlatmamıştı. Ne hücrelerde geçen o kimsesiz geceler ne de sevdiklerimin toprağa düşüşü... Beni hiçbir şey yıkamamıştı. En ağır ihanetleri bile bir zırh gibi kuşanıp yoluma devam etmiştim. Ben ki ne devrimler yapmış, ne sarsılmaz kaleleri yerle bir etmiştim.
Peki, şimdi neden bir gerçeğe ağlıyordum? Neden bu hakikat, bir kurşundan daha ağır gelmişti?
Göğsümde, tam sağ tarafımda, kalbimin olduğu o noktada korkunç bir ağrı vardı. Bu bir hüzün değildi. Bu, altı yıldır uykuda olan bir ruhun uyanış sancısıydı. Bir adamın, aslında kim olduğunu ve neyi kaybettiğini anladığı o dehşetli anın ağırlığıydı.
Bu ağrı, altı yıllık bir özlemin tek bir saniyeye sığmış hâliydi.
O, altı yıldır bir Alatav değildi.
O, Hisar Vladina'ydı.
Kendi soyadımı, kendi varlığımı ona emanet etmiştim ve bunu yaparken dünyanın en büyük sırrını, yine kendimden saklamak zorunda kalmıştım. Onu korumak için ona olan aşkımı bile unutmayı göze almıştım. Ben onu sadece yaşatmamış, onu ruhumun en derin odasına kilitleyip anahtarını da okyanusun dibine fırlatmıştım.