Gülsarı bir attır. Eşine az rastlanır bir at, öyle soylu, öyle iyi eğitilmiş, yorga (rahvan) ve doğuştan tulpar bir at.
Bilirsiniz at, Türk töresinde önemli bir varlıktır. Kültürümüzdeki yeri yıllar öncesine dayanan, Orta Asya'dan Anadolu'ya olan serüvenimizde hep yanımızda olan at sadece bir hayvan veya taşıma aracı değil, bir can yoldaşı ve yol arkadaşıdır. Hatta kutsallaştırılmış olan nice nice örneği vardır Köroğlu'nun kır atı gibi.
Babam ve amcalarım da yıllar yılı atlarla uğraştıkları, at alıp satarak geçimlerini sağladıkları için atlarla iç içe büyüdüm. Çok iyi anlayabiliyorum Aytmatov'un bir at üzerinden ünü dünyaya yayılan bir roman çıkarabilmesindeki hissiyatının gücünü ve içtenliğini. Hisli ve zeki hayvanlardır atlar, bağlanırsınız.
Kitaba gelince; bir gün hatta bir günün yarısına sığdırılmış zaman diliminde, kahramanımız Tanabay'ın ölmek üzere olan Gülsarı ile olan son yolculuğu ve bu yolculuğa sığdırılmış koskoca bir mazi anlatılır. Ama o anlatım ne deyişler, ne dostluklar, ne zorluklarla ne betimlemeler içerir. Bizim evde çok döner at muhabbeti, bakıyorum da burada geçen konuşmalar olsun benzetmeler olsun Tanabay'ın Gülsarı'ya şefkati, davranışı nasıl da babamı getiriyor gözümün önüne. Diyeceğim o ki; o kadar ayrılığın ve uzaklığın içinde yine bana bizi-aynılığı yaşattın Aytmatov, var ol!
Evet evet, bence de okumalısınız ^_^
İşte! Gülsarı orada bağlı duruyordu. Kara bir örtü koymuşlardı üstüne. Örtüyü kar kaplamıştı. Sahipsiz kalmıştı soylu yorga. Sahibi ölen atlara böyle kara örtü örtmek, eyersiz tutmak, bir gelenekti.
Binicilerin iyisi de vardı kötüsü de. Eyerde doğru dürüst oturmasını bileni de bilmeyeni de... Gösteriş meraklısı olanları da görmüştü. Bunlar eyere kuruldukları zaman kendilerini büyümüş sanan ahmaklardı. Böyleleri atı hızla sürerken, dizginlerini hayvanın dudaklarını yırtarcasına birden çeker, onu arka ayakları üzerinde kaldırırlardı. Bir daha bir daha yaparlardı bunu. Böylece herkese, yorga bir ata bindiklerini göstermiş olurlardı.