Şangırtısını duymadan camın kırıldığını anlamazsınız. Kırıldığını gözlerinizle görseniz bile beyniniz tam olarak idrak etmez. Ama sonra üstüne bastığınızda, ah, işte o zaman hissedersiniz. Hakikat ânı o andır. Hissetmek, gerçekliğin kendini duyurma şeklidir. Acı en büyük belirtidir.
Sebepsiz gidenlerin dönüşü hep aynı yerden olur:
Vicdanları yorulunca....
Geç kalan pişmanlıkla kapıyı çalanlara
verilecek en güzel cevap,
hiçbir şey söylemeden gülümsemektir.
Ve bende böyle gülümsemelerden bolca var...
akıllı bir fikirle yola çıkıp onu harcamayı başaran bir roman. Büyük meseleleri masaya koyuyor gibi yapıyor: ırkçılık, kültürel sömürü, yayın dünyasının ikiyüzlülüğü… Ama bunların hiçbirinin üstünde gerçekten durmuyor. Hepsi etiket gibi, derinlik yok.
Anlatıcı bilinçli olarak itici ama mesele bu değil. Sorun, metnin bu iticiliği bir yere bağlayamaması. Aynı kendini aklama cümleleri, aynı mağduriyet numaraları dönüp dolaşıp önüne geliyor. Bir noktadan sonra rahatsız edici olmaktan çıkıyor, bayatlıyor.
Roman sistemi eleştirdiğini iddia ederken, bizzat o sistemin diline teslim oluyor. Sosyal medya linci, yayın dünyası dedikoduları, “iptal kültürü”… Hepsi var ama derinlik yerine gürültü, düşünce yerine reaksiyon üretiyor. Cesur değil; hesaplı.
Yan karakterler silik, neredeyse fon. Ana karakter ise çok katmanlı falan değil; dümdüz çıkarcı ve bencil. Bu da kitabın “ahlaki gri alanlar” yaratma iddiasını tamamen boşa düşürüyor.
Sonuç?
Çok konuşulmak için yazılmış bir kitap. Tartışma çıkarıyor ama bir şey söylemiyor. Elinde sağlam bir konu var, ama onu düşünmeye değil, tüketime sunuyor. Bitince geriye edebi bir tat değil, geçici bir gürültü kalıyor.
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,4bin okunma