Evet ya da hayır... Aslında tüm mesele tam da burada başlıyor, belki de burada bitiyordu. En derinlerde başlayan bir hikâye, sonunda sadece bir bitişe, bir kibire dönüşmüştü. Kurt gibi içimi kemiriyordu. Ve ben yavaş yavaş yok oluyordum.
Bir yanlışla başlayıp, yeni yanlışlarla oyalanıyor, her adımda kendimi biraz daha kaybediyordum. Gerçeğin üzeri yalanlarla örtülmeye çalışılıyor, her şeyin üzeri ustaca kapatılıyordu. Çok öfkeliydim. Çok kırılmıştım.
Ben, göl gibi duru ve sade bir yaşamdan biraz aydınlık, biraz huzur dileniyordum. Ama onun bana bıraktığı tek şey; koca bir hayal kırıklığıydı.
Ve ben artık yok oluyordum… Yılan sokmuş da zehri damarlarıma yavaş yavaş yayılmış gibiydi.
Elbette tercih edilmedim. Ağlamak bile fazlaydı belki bana. Gözyaşlarına hakkım yoktu, öyle dediler.
Çok inandım. Ve yıllar geçtikçe bu inancım, sadece bir boşluğa dönüştü.
Ben bunları hak ettim mi? Bilmiyorum.
Kendimi hep örnek biri gibi göstermeye çalıştım ama içimdeki ben, sadece gerçek “ben”i bulmak istiyordu.
Gerçekten mükemmel olmaya çalışırken, aslında eksik olan tek şey bendim.
Nedenler ve keşkelerle örülmüş bir umuda tutundum.
Neden kimse sevilmeyi, gerçekten sevilmeyi hak etmesin?
Ben belki de hiç bilinmeyen bir duygunun içinde yaşamaya çalıştım.
Yok olmak istemiyorum.
Var olmak, gerçekten sevilmek, olduğum gibi kabul edilmek istiyorum.
Ama bu kadar sevilip, bu kadar yok edilmek...
Bu çok zoruma gidiyor.
Nefessiz kalmış gibiyim.
Belki o söylediği yalanlarla beni kandırmadı sadece, ben de onun için bir yalana dönüştüm.
Bir başkasının hikâyesinde küçük bir parça, ama kendi gerçeğimde koca bir kırık olarak kaldım.