K491

K491
Paylaşımlarımı lütfen okuyarak beğenin ve yorum yapın.
İktisadî ve İdarî Bilimler
1193 okur puanı
Mart 2021 tarihinde katıldı
Osmanlı "şeriat" ile yönetmedi ülkeyi
Osmanlı devlet ve toplum yaşamında da, dinsel kurallardan çok siyasal iktidar tarafından konulan kurallar geçerliydi. Ünlü "Kanunname"nin yapımcısı Fatih Sultan Mehmet'ten, "Kanuni" adıyla tanınan Sultan Süleyman'a kadar, birçok Osmanlı padi­şahı gerçek bir yasa koyucuydu. Osmanlı padişahları Hac'ca gitmezlerdi. Devlet ve toprak düzenini belirleyen yasalar dinsel hukukla uyum içinde değildi. Şeyhülislamlar 16. yüzyıla gelin­ceye kadar devlet işlerine ve "örfi hukuk" alanına karışmazlardı. Yunanistan' dan heykel getirildiği, Gentile Bellini gibi ressamla­rın padişahlarca korunduğu dönemler vardı. Osmanlı Devleti, din ve devlet işlerinde ayrımı, daha başın­dan beri yapısal olarak somutlaştırmıştı. Sadrazam devlet işleri­ne, Şeyhülislam ise din işlerine bakardı. "Şeriat" hükümlerinden birçoğu ise, Osmanlı yönetimlerince hemen hiçbir zaman geçerli olmadı. Hırsızın kolu kesilmedi; "zina" yapan kadın taşlanarak öldürülmedi; alkollü içki içene sopa cezası -Dördüncü Murat dönemi dışında uygulanmadı; faiz yasaklanmadı. Hatta bazı Os­manlı padişahları, yayınladıkları fermanlarla, o yılki faizin yüzde kaç olacağını bizzat hesapladılar. (Örneğin Birinci Ahmet, 1609 yılında faiz oranını % 15 olarak ilan etmişti.) Gerilemeyi durdurmak isteyen Osmanlı devleti, çağdaşlaş­ma atılımlarına, askeri okullarla birlikte hukuk alanında başladı. 1850 yılında yürürlüğe giren ticaret yasası ile ticaret davalarında din ve mezhep ayrımı ortadan kalkıyor ve faiz adı konularak ka­bul ediliyordu. Bir yıl sonra da, yeni ceza yasası ile mezhep ve din farkı gözetilmeksizin, bütün Osmanlı uyruklarına uygulana­cak hükümler yürürlüğe girdi. 1871 ve 1 878'de yapılan düzenle­melerle, Müslüman olmayan halk yerel yönetimlere katılma hak­kı kazandı. 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan laikliğe doğru yöneliş,
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kadınların başlarını örtmeleriyle ilgili geleneğin çıkış nokta­sı, İslam dininden çok öncelere gitmektedir. Sümerler'de "kutsal fahişe"lerin sokak kadınlarından ayrılmaları için başlarını örtme­leri zorunluydu. Daha sonra evli ve dul kadınlar da bu sınıfa so­kuldu ve bu gelenek önce Museviliğe sonra Hıristiyanlığa girdi. Rahibeler kendilerini belli etmek için kara bir çarşaf giyiyorlardı. Dindar kişiler de kiliseye ya da sinagoga girerken başlarını örtü­yorlardı. Müslümanlıkla bu kural, "özgür kadınlar"ın yine Müs­lüman olan cariyelerden ayırt edilmesi amacıyla, İslam dininin doğuşundan on beş yıl sonra konuldu. Üçgen biçiminde bağlanan İran kökenli türban ise, İran'da Müslümanlıktan önce var olan Zerdüşt dininin bir uzantısıydı ve Zerdüşt rahibelerinin başlarını kapama biçimini yansıtıyordu.
Laiklik dini devre dışı bırakmak anlamına gelmez; din adına baskı yapmak zor kullanmak isteyenleri devre dışı bırakmak an­lamına gelir. Bu nedenle de, özgürlük ve demokrasinin ön koşulu olarak ortaya çıkar. Demokrasinin, ancak birbirlerini dengeleyen güçlerin varlığı oranında gerçekleşebileceğini biliyoruz. Din ve devlet işlerinin tek elde toplanması, başka bir deyişle, din gücü ile siyasal iktidarın birleşmesi, demokrasiyi zorlaştıran bir etken olarak ortaya çıkmaktadır. Batı'da zaman içinde devletten ayrı­lan kilisenin, ayn bir güç olarak siyasal iktidarı sınırlandırmaya yönelmesi, özgürlükçü bir siyasal sistemin oluşumunu kolaylaş­tırmıştır. Oysa laikliği kabul etmeyen İslam ülkelerinde, demok­rasiye bir türlü yaklaşılamamaktadır. Aslında İslam dininin katı ve değişmez bir yapı oluşturduğu söylenemez. Hazreti Muham­med'in kendisi, Kuran'daki hükümlerin, zamana ve yere göre değişebileceğini belirtmişti. Önce gelen bir ayetteki hükümlerin sonraki bir ayetle değiştirildiği ve hatta tamamen ortadan kal­dırıldığı durumlara rastlanabiliyordu. Örneğin başlangıçta sade­ce içkili iken namaz kılınmayacağı hükmü getirilmişken, daha sonraki bir ayet içkiyi tümden yasaklıyordu. Bu konuda olduğu gibi kadınların, başlarının "cilbab" denilen bir tür yaşmak örtme­leriyle ilgili hüküm de, bir anlamda Hz. Ömer'in Hz. Peygam­ber'e önerilerinin sonucuydu: "Tanrı'ya yalvar da, bu konuda bir hüküm gelsin."
Batı'da Hıristiyanlık adına Engizisyon işkenceleri yapıldığı ne ölçüde doğru ise, içindeki Tanrı aşkı yadsınamaz olan bir Hal­lac-ı Mansur'un derisinin İslam adına yüzüldüğü de bir gerçektir. Laik bir devlette, orucunu tutana, namazını kılana kimse karışa­maz. Ama bir din devletinde, oruç tutmayana, namaz kılmaya­na, başını örtmeyene baskı yapılabilir, halta bu nedenden dolayı öldürülebilir. Örneğin Suudi Arabistan'da, dine uyumu sağlama amacıyla, halka baskı yapma yetkisine sahip bir "din polisi" bu­lunur. Oysa İslam dininin kendisi, din adına baskı yapılmasını yasaklamakta ve şöyle demektedir: "Eğer Tanrı isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi birden inanmış olurdu. Yine de sen, insanları inansınlar diye zorlayıp duracak mısın?"
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı
Osmanlı Devleti, başka dinden olanlara belirli bir hoşgörü gösterip, kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmele­rine izin verdiği halde, Müslüman Türk halkına aynı hoşgörü­yü göstermemiştir. On beşinci yüzyıl ortalarından başlayarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda Türkçe Kuran "günah" sayılıp ya­saklanmıştır. Oysa Türk Müslümanlarının büyük çoğunluğunun bağlı olduğu varsayılan Hanifıliğin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye göre, Kuran'ın çevirisi de Kuran sayılmaktadır. Ve Tanrı Kuran'da şöyle demektedir: "Sen Arap olduğun için biz bu kitabı Arapça indirdik. Biz her topluluğa kendi diliyle ses­lenen bir görevli gönderdik... Biz bu kitabı size okuyasınız, an­layasınız, buyruklarımıza, yasaklarımıza göre davranasınız diye gönderdik." Buna karşın Müslüman Türk halkı, Kuran'ı Türkçe olarak okuyup öğrenebilme olanağına, ancak laik cumhuriyet dö­neminde sahip olabilmiştir.