“Satranç hayat gibidir David”, demişti babası. “Her parçanın kendi işlevi vardır. Bazıları zayıftır, bazıları ise güçlü. Ama kazanmak için hepsini kullanmalısın. Aynı hayatta olduğu gibi, satranç da skor tutulmaz. On parçanı kaybedip, yine de kazanabilirsin oyunu. Satrancın güzelliği budur işte. İşler her an tersine dönebilir. Kazanmak için yapman gereken tek şey tahtanın üzerindeki olası hamleleri ve anlamlarını iyi bilmek ve karşındakinin ne yapabileceğini kestirmek.
“Aşk, bir uçurumun kıyısında gözü bağlı yürümektir.” sözünü ince ayrıntısına kadar anlatan mükemmel bir kitap. Aşkın belki de bir intihar bir cinayet bir yok oluş olduğu anlatan bir kitap .
“Mankurt”u biliyor musun; hani eskiden Asya’daki kabilelerin bir düşman savaşçısını esir aldıkları zaman uyguladıkları yöntem. Adamın kafasındaki saçları kazırlarmış, sonra yeni kesilmiş koyunun ıslak işkembesini o çıplak başa sokunca geçirir, savaşçıyı boğazına kadar toprağa gömer ve Asya güneşinin altında günlerce bırakırlarmış. Ölmesin diye yemek yerdirirlermiş elbette. Bir süre sonra adamın saçları uzamaya başlayınca kuruyan, sertleşen işkembeyi geçemediği için kıvrılıp geri döner, adamın beynine doğru büyürmüş. Korkunç acılar çeken adam bir süre sonra kimliğini , kişiliğini, her şeyi unutup mankurt haline gelirmiş. Bu savaşçıları kendi kabilelerine karşı dövüştürürlermiş.
Tarihi seviyorsanız birde İstanbul’un tarihini seviyorsanız mükemmel bir kaynak diyebilirim. İşin içinde birde Başkomiser Nevzat olunca elinizden bırakacağınızı sanmıyorum. Ali, Zeynep, Bahtiyar, Evegenia karakterleri ile o kadar bütünleşiyorsunuz ki kitap bittiğinde büyük bir boşlukta gibi kalıyorsunuz.