Ahmet Kaya'nın hayatı, aslında çoğunun kafasında kurduğu o boş senaryolardan ibaret değil. Bu kitap; onun bilinen ve bilinmeyen gerçeklerini, medyanın o dönemki iki yüzlülüğünü, sebepsiz yere ülkeden sürgün edilişini ve ailesinden uzakta, sevdiklerine, memleketine hasret bir şekilde bu dünyadan göçüp gidişini gözler önüne seriyor.
Hâlâ daha Ahmet Kaya denildiği zaman insanlar ikiye ayrılıyor: Onu gizliden gizliye dinleyip "sevmiyorum" diyenler (en komiği de insan sevmediği birinin sesini dahi duymak istemez de hadi neyse...) ve onu açık açık sevip, her şarkısını dinleyip kendisinden, halkından bir parça bulanlar.
Bugün biraz olsun kafasında soru işaretleri olanlara cevap olarak bu kitabı okumalarını öneririm. "Okumam" diyorsanız da iki dakikanızı ayırıp şu alıntıları mutlaka okuyun.
Bu ülkede yıllardır diyoruz ki: "Kürt sorunu vardır." Kürde dair ne varsa, her zaman engel olmak için ellerinden geleni yaptılar; sürgün etmeye çalıştılar, yaşanan şehirleri, ormanları, doğayı yaktılar. Şimdi biz bunları dile getirdiğimiz zaman hemen "sen bölücüsün" ya da şu busun diyorlar. Ben bölücüysem, bu acılara gözünü kapatanlar ne? Her neyse, kızgın olduğum konularda sakin kalıp inceleme yazmak bana çok zor geliyor. Elimden geldiğince sert olmamasına dikkat ederek kitaptan devam etmek istiyorum.
Ahmet Kaya; Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmesini değil, daha da birleşmesini istediğini ve tam demokratik bir ülkede her ırktan insanla kardeşçe yaşamak istediğini anlatmaktadır her seferinde. Ancak devletin bu ülkede Kürtlerin de yaşadığını kabul etmesi, Kürt dilini ve kültürünü tanıması, doğudaki Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlere daha iyi eğitim ve yaşam koşulları getirilmesi gerektiğini vurgular hep. Hiçbir zaman hiçbir örgütü desteklemediğini, sanatın örgütler üstü olduğunu ve örgütlü