A

Safeviler Türk mü?
Safeviler de Türk'tür. Safeviler yapı itibariyle diğer Türk devletlerinden ayrılırlar. Bunlar öncelikle bir dini hareket olarak başlamışlar , zamanla devlete dönüşmüşlerdir. Devlet 1502'de kurulduktan sonra öncelikli hedefi İran topraklarına hâkim olmak, daha sonra burada Şiiliği resmi mezhep yapmak istemiştir. İran'da kimlerin hâkimiyeti vardı? İran’da Gaznelilerden itibaren Türk hanedanlar hâkimdi. 1040 yılından sonra Selçuklular geldiler. Moğol istilasından sonra ise İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlular ve Akkoyunlular İran mülkünü yönettiler. Safeviler ise Akkoyunluları yıkıp İran'a hâkim oldular. Safevi Devleti bir Türk devleti midir? Safeviler, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenleri ile Anadolu dan göç eden Türkmen aşiretleri tarafından kuruldu. Bunların en büyükleri Avşar, Karadağlu, Ustaclu, Dulkadirlü, Şamlu, Rumlu ve Tekelü idi. Safevilerin kökeni ne idi? Safevi ailesine adını veren Şeyh Safiyüddin'dir. Rivayete göre, Seyh Safiyüddin, mürşid arayışı esnasında önce Şiraz'a gitmiş ve bir süre kalmış, daha sonra Gilan bölgesine gelerek Şey Zahid-i Gilanî’ye intisap etmiş, onun kızıyla evlenmiştir. Şeyh’in ölümünden sonra tekkenin başına geçmiştir. Onun dini ve etnik kimligi rivayetler ve uydurma hikâyelerle örüldügü için doğru bir sonuca ulaşmak zor görünüyor. Safvetü's-Safa da yer alan ve sanki mutlak doğruymuş gibi gösterilen şecerede, altıncı büyük dedesi olan Firuz Şah Zerrin Külah'ın Kürt sıfatı taşıyor olmasından dolayı onların Kürt kökenli olduğu yolunda yayınlar yapılmıştır. Halbuki bu nisbe sadece bir kaynakta geçmekte olup Safevi döneminin diğer kıymetli eserleri tarafindan tekrarlanmamış, Safevilerin en muteber kaynakları bu nisbeyi ciddiye almamışlardır. Üstelik onun babası Eminüddin Cibril'i "Türk Oğlu", "Türk genci" sıfatlarıyla
Sayfa 125·Kitabı okudu
Reklam
Tarihçilerin kutbu Halil İnalcık, Osmanlı’nın din anlayışında, "İslam’ın en müsamahalı kolu olan Hanefilik mezhebini seçmiştir, bu da büyük bir imparatorluk yönetmesine imkân sağlamıştır." diyor. Hanefilik bir seçim değildir. Esasında olan bir durumdur. Çünkü Türkler İslam'a girdiğinde ilk temasları Hanefi çevrelerle olmus, Selçuklulardan itibaren Hanefilik esas mezhep hâlinde devam etmiştir. Bunun bir tercih olduğunu ileri sürmek, diğer tercihlerin de masada bulunduğunu söylemek demektir. Osmanlılar, Selçukluların bir devamı olmakla zaten Hanefi idiler. Bunu da devletin resmi mezhebi olarak sürdürdüler. Bununla birlikte Hanbeli, Safi ve Maliki mezheplerinin de eşdeğer kıymeti bulunuyordu. İslam’ın Hanefi yorumunun akılcı, daha hoşgörülü ve pratik olduğunu savunabiliriz. Din ve devlet hiç karşı karşıya gelmez miydi? Osmanlılarda din ve devlet çatışma alanlarında yer almazlardı. Yani karşı karşıya gelmezlerdi. Devlet dini vakıf, tarikat, tekke ve zaviyelerin işine karışmazdı. Onların kendi gelişimlerini tamamlamalarına ve dini alanda faaliyet göstermelerine daima destek olurdu. Ancak onları hiçbir zaman devlet kurumlarına yaklaştırmazdı, daha doğrusu dini kurumların devlet düzeni içinde pay sahibi olmasına hem imkân tanımaz hem de izin vermez, onların dini alanların dışına çıkmasına fırsat tanımazdı.
Sayfa 122·Kitabı okudu
Alıntı
Osmanlı tarih yazıcılığında Türk ve Türkmenler için hakaret içeren ifadelerin bulunması zaman zaman tartışma konusu oluyor. Osmanlıların Türk olmayan unsurlara dayandığı ve Türklerin azınlık duruma düşürüldüğü, bu yolla onların gözden düşürülerek rakip olmaktan uzaklaştırılmaya çalışıldığı tezi savunuluyor. Bir başka görüş ise Osmanlıların kendilerini dini kimlikle tanımladıkları için Türklüğün değersizleştirildiği yolundadır. Bunları dikkate alırsak, "Osmanlılar, Türk düşmanıydı." gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Acaba gerçekten öyle midir? Osmanlı tarih yazarları, Osmanlıların şeceresini açıklarken onların soy köklerini Oğuz Kağan’a, oradan Hz. Nuh'un torunu Türk'e ulaştırırlar. Yani Türk'ün insanlık tarihi kadar kadim bir millet olduğu tezinden hareketle Osmanlıların atası olan Oğuz Kağan da Türk'tür. Osmanlıların ataları da Azerbaycan taraflarından gelen konargöçer Türkmenlerdir. Bu bilgi sürekli tekrarlanır. Beylik kurulup topraklar genişlemeye başlar; Osman Gazi, Türk töresine göre han olur. Bundan sonra Osmanhlarin tarihi anlatılır. Görülüyor ki, Osmanlı tarihçileri Osmanlı ailesinin Türklüğünü asla tartışmadığı gibi onların Türk tarihi içindeki yerini açıkça belirlerler. Evliya Çelebi, "Al-i Osman da Türkmendir." der.
Sayfa 113·Kitabı okudu
Alıntı
Türk Korkusu
Türk korkusunu da unutmamak lazım. Haçlı Seferleri'ne çağrı yapılırken verilen kışkırtıcı vaazlar büyük ölçüde Türk korkusu yaydı. Zaten Attila ve Hunlardan beri yerleşmiş olan korkuya şimdi de Haçlı Seferleri'nin etrafında örülen öyküler eklendi. Kiliselerde okunan ilahiler, evlerde ve sokaklarda söylenen beddualar, hikâyeler ve masallar bu korkuyu daha da besledi. Korku zamanla kin ve nefrete dönüştü. Bundan dolayı ne zaman Türkiye Avrupa’nın gündemine gelse, bilinçaltında Türk korkusu harekete geçti. Türkler ne zaman gelecekten bahsetseler, onlar geçmise takılıp kaldılar. Yani en büyük zararı kendi akıllarına verdiler.
Sayfa 105·Kitabı okudu
Alıntı
Anadolu Selçuklularında büyük saraylar bulunmuyordu.Daha çok köşk tarzı yapılardan söz edebiliriz. Bunlar da esasında gösterişsiz yapılar. Bu anlayış, Göktürklerden beri süregelen bir gelenek. Hakan büyük bir çadırda otururdu, çadırın büyüklüğü zenginlikten değil; beyleri, konukları ağırlamak içindi. Devlet işleri de orada görüşülüyordu tabii. Karahanlılardan da saray kalmamıştır. İran'da, Büyük Selçuklu hâkimiyeti döneminde de görkemli saraylara sahip değillerdi. Aynı gelenek Anadolu da da devam etmiştir. Anadolu Selçuklu hükümdarları "devlethâne" de denilen köşklerde kalmışlardır ki bugün onların neredeyse tamamı yıkılıp harabeye dönmüştür. Belki en meşhurlarından biri Kubadabad Sarayı’dır. Osmanlılar bile İstanbul'u fethedinceye kadar bu tür köşk veya konaklarda kalmışlardır. Gelenekten gelen sadelik Topkapı Sarayı’na yansımış, İmparatorluk çok parlak günler geçirmesine rağmen bu anlayışını 19. yüzyıla kadar değiştirmemiştir.
Sayfa 92·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam