A

Tarih Bizi Çağırıyor
Bizim yardıma koşacağımızı bilen milyonlar var. El Bab'da, Halep'te, Afganistan' da, Makedonya da.... Türk Sancağının gölgesi o kadar büyük ki hâlâ insanlari serinletiyor. "Tarih bizi çağırıyor" diyorsunuz. Tarih bizi neden ve hangi görev için çağırıyor? Bizim tarihimizi uzun bir serüven olarak düşünmek lazim.Bu uzun tarihte üç kıtaya aktık, pek çok alana serpildik. Kısa zamanda devletler kurduk. Çünkü Türk devletsiz yaşayamaz. Türk Devletleri içinde özel öneme sahip olanlar var tabii. Bunların ilki Göktürkler. Çünkü onlar sadece Orta Asya da Türk birliğini ikinci defa olarak kurdular. İlki Mete' dir biliyorsunuz. Ayrıca Türk adının da açıkça geçtiği ilk yazılı eserleri bıraktılar. Bu konuda ülkemizde çok değerli çalışmalar yapıldı. Yapılmaya da devam ediyor. İkinci sıraya Karahanlıları koymak lazım. Onlar da İslamiyet’e geçiş döneminde merkezi rol oynadılar. Divanu Lügati't-Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserler bunlar zamanında ortaya çıktı. Yani bir nevi yeni kültür dünyasına geçisi yaptılar. Bununla kalmayıp Türkler arasında İslam’ın yayılmasına da vesile oldular. Üçüncü sıra Selçukluların. Çünkü onlar Türkmenlerin kurduğu ilk büyük devlettir. Selçukluların pek çok özelliği bulunuyor. 1040 Dandanakan Savaşı’ndan sonra Türklere âdeta yeni bir enerji getirdiler. Önce İran’ı, sonra Irak ve Suriye'yi hâkimiyetleri altına aldılar. 1071' den sonra ise Anadolu'ya geldiler. Tam olarak bizim atalarımız. Maveraünnehr' den Marmara'ya, Kafkaslardan Basraya kadar geniş bir sahaya hâkim olmak öyle kolay bir iş değil.İran ve Anadolu’da kurulan devletlerin hepsi Selçukluların devamıdır. Son sıra şüphesiz ve tartışmasız Osmanlılara ait. Osmanlılar, Türk tarihinin son büyük imparatorluğudur. Türklerin tarihten getirdikleri devlet geleneğinin ve yönetim tecrübesinin bir sonucudur.
Sayfa 16·Kitabı okudu
Reklam
“Türk beklenilendir! “
Türk Görev Kuvvetine bağlı bölgelerde Zenica, Kladanj gibi yerlerde izleme evlerimiz var. Burada görevli askerlerimiz köyleri, kasabaları dolaşıyorlar. Bu esnada tespitler yapılıyor. Yardım kararı alınınca bazen Kızılay aracılığı ile bazen de bizzat kendi imkanlarıyla yardım için çalışmalar başlıyor. Şu örnek çok çarpıcı: 2008 sonları veya 2009 başları. Yani tam da kış ortası. Balkanların karlarını görmeyen bilmez. Bizim için kar dediniz mi "diz boyu" diye tarif edilir. Ama orada diz boyu tabiri biraz hafif kalır. Her taraf karla kaplı. Yardım kolileri götürülecek. Elde kimlere dağıtım yapılacağına dair uzun da bir liste var. Kamyonla bir köye ulaşılması gerekiyor. Köy ormanlık alanda, tabir yerindeyse bir dağ köyü. Üstelik dağınık bir yerleşme, tıpkı bizim Karadeniz köyleri gibi. Kamyonla meşakkatli bir yolculuk yapılıyor. Hatta bir ara uçuruma yuvarlanma tehlikesi bile geçiriliyor. Nihayet köye ulaşılıyor. Listeye göre koliler teslim ediliyor.Dağıtım bitiyor. Fakat fark ediliyor ki listede adı oldugu hâlde bir kişiye teslimat yapılmamış. Bizimkiler soruyor, "Niye gelip alınmadı?" diye. "O kimsesiz, yaşlı bir kadındır. Evi birar uzaktaydı, gelemedi herhalde." diyorlar. Bizimkiler, "O zaman biz ona gidelim." deyip kolileri sırtlıyorlar. Yanlarında evi gösterecek kişiyle bizim iki Türk subayı, karda yeni bir çığır açarak eve doğru yöneliyorlar. Hakikaten köyün dışı sayılabilecek bir yer. Ulaşıyorlar eve, kapıyı çalıyorlar, bekliyorlar. Kapı aralanıyor, yaşlı bir kadın beliriyor eşikte, uzun uzun bakıyor; "Siz Türk'sünüz. Geleceğinizi biliyordum." diyor. Cılız kollarıyla kucaklamaya çalışıyor onları. Sonra eşiğe çöküp ağlamaya başlıyor. Bizim iki subay, omuzlarındaki koliyi içeri bırakıyorlar. Evde gördükleri manzara karşısında dehşete düşmüş olarak dışarı çıkıyorlar.
Sayfa 14·Kitabı okudu
Srebrenica Katliamı (1995)
Savaşın hep kaybedenidir çocuklar. Savaş sırasında bazı okullarda çocuklara sadece adını, soyadını, ailesinin adını, köyünün veya şehrinin adını yazmayı öğretiyorlardı. Çünkü başlarına bir felaket gelirse, ki çok yakındı, hiç olmazsa adlarını yazabilsinler diye.
Sayfa 13·Kitabı okudu
Srebrenica Katliamı (1995)
1878 Berlin Antlaşmasıyla Bosna-Hersek'in idaresi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bırakıldı. Bu hadise Bos-nakları o kadar derinden etkiledi ki, Osmanlı’nın gidişi onları derin bir yalnızlığa itti. Korktular. Çünkü sınır boylarında oldukları için Osmanlıların çekildigi sahalarda yaşanan katliamlara şehit olmuşlardı. Yine benzer bir durum yaşanmasından korktular. Elbette gayrimüslim bir devletin idaresinde olduklarında dinlerini kaybedecekleri endişesine de kapıldılar. Osmanlı topraklarına dogru göçe başladılar. Aklı başında Boşnakların engelleme çabaları da işe yaramadı. Neredeyse en az yüz yirmi bin Boşnak Osmanlı topraklarına geldi. Bosna-Hersek'teki Boşnakların en az %25'i demekti bu. Kalanlar kaldılar derin bir ızdırap içinde. Ama hep neyi beklediler biliyor musunuz? Türklerin bir gün geri deneceğini. Daha o günlerde Bâb-ı Ali’ye gönderdikleri mektuplarda diyorlar ki, "Ya göç etmemize izin verin ya da ne zaman geleceğinizi söyleyin." Tabii Türkler geri dönemediler. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1908°de Bosna-Hersek'i ilhak ettigini açıkladı. Buna karşı biz birkaç Avusturya malını boykot etmekten öteye bir şey yapamadık. Âdeta "Alahimanet Bosna" dedik.Çok doğru. Bosnakça’da bazen “elveda”, bazen “güle güle” anlamında kullanılan güzel bir deyim var: Alahimanet. Yani "Allah'a emanet ol." Bosna bize Fatih'in emanetiydi. Biz onu Allah'a emanet ettik, çaresiz. Gün oldu devran döndü. I. Dünya Savaşından sonra Yugoslavya kuruldu. Bosna-Hersek bu defa Yugoslavya içinde kaldı. Boşnakların zaman zaman Türkiye'ye göçü devam etti. Çünkü Türkler gelmiyordu. 1992 felaketlerin başlangıcı oldu. 1991' de Yugoslavya parçalanınca Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Makedonya ortaya çıktı. Hırvatistan ve Sırbistan, Bosna-Hersek bölgesini paylaşmak istediler. 1992'de
Sayfa 9·Kitabı okudu

A

, bir kitap okudu
7/10
·208 syf.·
20 günde okudu
·
2025 4. kitabı
Tufan Gündüz
8.8/10 · 695 okunma
Reklam