Dertli dertli, daima tasalı, daima ihtiyaç içinde deniz kıyısında oturur dururum.
Su isteğiyle gönlümü kanlara bularım. Suyu kendimden bile esirger, kıskanırım... ne yapayım?
Suda yüzemem; öyle olduğu halde dudakları kupkuru olarak deniz kıyısında otururum.
Deniz yüzlerce çeşit coşar... fakat ben ondan bir katrecik su bile içemem.
Denizden bir katre suyun eksileceğini düşünürüm. Kıskançlık ateşi yüreğimi yakar kavurur.
Benim gibisine deniz aşkı yeter... başımdaki bu hava, başımdaki bu sevda kâfi bana!
Şimdi ben, denizin derdinden başka bir dert istemiyorum.
Ben, taşla ateş arasında kaldım... hem şaşırmış bir haldeyim, hem perişan bir halde!
Yanıp yakılarak kırık taşcağızları yutar, gönlümü ateşlere verir, taşlar üstünde uyurum!
Dostlarım, gözünüzü açın da yediğim, içtiğim şeye bakın!
Önce bir katrecik su meydana geldi... ondan sonra sevgili o katreden göründü.
Su üstünde bulunan bütün güzellikler, bütün güzeller, demirden bile olsalar, geçer giderler.
Demirden katı hiçbir şey yoktur... öyle olduğu halde yapısı suyladır, bir bak da gör!
Temeli su olan her şey, ateş bile olsa, nihayet toprak olur!
Kimse suyun durduğunu görmemiştir... öyle olduğu halde, su üstüne kurulan yapı nasıl durabilir?”