... fiziğin, şimdiye dek ne denli güçlü olursa olsun, gerçeklikle hiçbir zaman 'tam' örtüşmediğini hatırlatmamızda yarar var. Fizik böyle bir şeyi hedef alamayacağını dahi bilir çünkü bu, gerçekliğin -her neyse artık- aynı zamanda 'tam' bilinebileceği anlamına da gelir. Oysa bilinemez. Gözlemler ve deneyler, doğruluk oranları ne olursa olsun daima yaklaşık bir yanıt verirler. Ne kadar küçük olursa olsun her zaman bir hata payı vardır.
Ölmek nasıl bir ansa yaşamak da bir an. Gözlerini kapar ve bütün gereksiz korkuların çözülüp gitmesine izin verirsin. Sonra korkudan muaf olan bu yeni varoluș halinde kendine sorarsın: Ben kimim? Şüpheler olmadan yaşayabilseydim neler yapardım? Haksızlığa uğrama korkusu olmadan yaşayabilseydim? Acıdan korkmadan sevebilseydim? Yarın o tadı nasıl özleyeceğimi düşünmeden, bugünün tadını çıkarabilseydim? Zamanın geçişinden ve sevdiklerimi benden çalabileceğinden korkmamış olsaydım? Evet. Ne yapardım? Kimleri umursardım? Ne için savaşırdım? Hangi yollarda yürürdüm? Nelerden haz alırdım? İçimdeki hangi gizemleri çözerdim? Kısacası, nasıl yaşardım?
Âşık olduktan sonra bizi yöneten, bizden daha büyük bir șey olduğunu düșünmeden edemiyorsun. Tam olarak biz olmayan. İçimizde yaşayan, içimize hapsolmuş, bize yardım etmeye ya da canımıza okumaya her an hazır bir şey. Bizler kendimize sırrız. Bunu bilim bile biliyor. Zihnimizin nasıl çalıștığına dair en ufak bir fikrimiz yok.
Bir şeyler olmaya başladığında, başka şeyler de olmaya başlar. Ama bazen neyin niçin olduğunun -neden bütün otobüslerin aynı anda geldiğinin, hayattaki şansların ve acıların neden üst üste geldiğinin- bir açıklaması yoktur. Tek yapabileceğimiz, örüntüyü, ritmi gözlemlemek ve yaşamaktır.