“Bu kız artık temiz ve namuslu değil.” Bu düşünce içimi karartmakla kalmıyor, benim hazinem olan Naomi’nin değerini gözümde yarı yarıya düşürüyordu. Neden derseniz, onu kendim yetiştirip, böylesine bir kadın haline getirip bedeninin her santimini yalnız benim bilebilecek olmam, ona verdiğim değerin yarısını meydana getiriyordu. Demek istediğim, Naomi benim gözümde kendi ellerimle yetiştirdiğim bir meyveden farksızdı. Bugünkü olgun haline gelsin diye binbir güçlük çekmiş, hiçbir zahmetten kaçınmamıştım. Bu yüzden onun tadına bakabilmek, haliyle meyvenin yetiştiricisi olan benim ödülümdü, başka kimsenin böyle bir hakkı olmamalıydı. Gel gör ki ben farkında bile olmadan elin adamı gelmiş, kabuğunu soymuş, dişlerini geçirmişti.
“Onun uyurkenki yüzüne bayılırdım. ‘Uyurken yüzün başka birine dönüşüyor, korkunç bir rüya görüyormuşsun gibi.’ Bunu kimbilir kaç defa ona söylemiştim. ‘Demek öldüğünde de yüzü güzel olacak,’ diye aklımdan geçirdiğim de olmuştu. Varsın bu kız tilki olsun, asıl yüzü bu kadar büyüleyici olduktan sonra, seve seve o büyüye kapılırım diyordum.”
“Normalde ‘akşam’ beraberinde karanlığı getirse de benim zihnimde ‘akşam’ın çağrıştırdığı şey Naomi’nin teninin ‘beyazlığı’ydı. Bu, öğle ortasındaki o apaydınlık ‘beyazlık’tan farklı; kirlenmiş, pis, leke dolu yorgan ve nevresimlerin içinde, deyim yerindeyse çaputlara bürünmüş bir ‘beyazlık’ olduğu için beni daha da çok kendine çekiyordu.”