“Çok genç, diye düşündü Winston, hâlâ hayattan bir şeyler bekliyor ve ayakbağı olan bir insanı kayalıklardan aşağı itmenin aslında hiçbir şeyi çözümlemediğini anlamıyor.”
“Dinle. Ne kadar çok erkekle yatmışsan, seni o kadar çok seviyorum. Anlıyor musun?”
“Evet, hem de çok iyi.”
“Saflıktan nefret ediyorum, iyilikten nefret ediyorum. Erdem denen şey hiçbir yerde var olmasın istiyorum. Herkesin iliklerine dek ahlaksızlaşmasını istiyorum.”
“Öyleyse ben tam sana göreyim. İliklerime dek ahlaksızım ben.”
“Bunu yapmaktan hoşlanıyor musun? Benimle yapmaktan değil, ama yalnızca ve yalnızca bu olayın kendisinden?”
“Bayılıyorum.”
Asıl duymak istediği buydu. Yalnızca birine duyulan aşk değil, bu hayvansal içgüdü, bu dokunulmamış, sınırlandırılamamış tutku; Parti’yi parçalayabilecek güç buydu.”
“Onun da ötekiler gibi olduğunu düşünmüştü, kafasının yalanlar ve kinle, karnının buzla olduğunu… Onu yitirebileceği korkusuyla irkildi, bu genç beyaz beden ondan kayı gidebilirdi!”
“Parti’nin ulaşmaya çalıştığı ülkü, pırıl pırıl, korkunç, kocaman bir şeydi: dehşet saçan silahlar, korkunç makinelerle kurulmuş bir çelik ve beton dünyası ve hepsi tam bir birliktelik içinde ilerleyen, aynı şeyleri düşünen, aynı sloganları atan, hiç durmaksızın çalışan, savaşan, yenen, zulmeden, aynı yüzü taşıyan tam üç yüz milyon insan. Oysa gerçek, karnı doyurulmamış bir yığın insanın altı delik ayakkabılarıyla dolaşıp lahana ve çiş kokan, döküntü halindeki on dokuzuncu yüzyıl yapılarında oturduğu; soluk, çürüyen kentlerdi. “