“İlk kez, proleterleri küçümsemedi, onları yalnızca bir gün dünyaya can verecek bir içsel güç olarak yorumlamadı. Proleterler insanlıklarını yitirmemişlerdi. İçleri katılaşmamıştı. Şimdi kendisinin bilinçli bir çabayla yeniden öğrenmeye çalıştığı ilkel duyguları onlar korumuşlardı. Birkaç hafta önce kaldırımda görüp de bir lahana sapıymış gibi tekmelediği kopuk eli hatırladı. ‘Proleterler insan,’ dedi yüksek sesle. ‘Biz insan değiliz.’ “
“Parti’nin yaptığı en iğrenç şeylerden biri de, insanları duyguların ve güdülerin anlamsızlığına inandırmak, ama aynı zamanda, somut dünyaya karşı tamamen güçsüz bırakmaktı. Parti’nin girdabına kapıldıktan sonra, neler duyduğunuz ya da duymadığınızın, yaptığınız veya yapmaktan vazgeçtiğiniz şeylerin bir farkı yoktu. Yaptıklarınız yok oluyor, eylemlerinizden bir daha hiç söz edilmiyordu. Tarih akıntısından çıkarılıp alınıyordunuz. İki kuşak önceki insanlar için bunun bir önemi yoktu, çünkü onlar tarihi değiştirmeye kalkışmamışlardı. Sorgulamadıkları özel bağlılıklar tarafından yönetiliyorlardı. Önemli olan, kişisel ilişkiler, bir yararı olmayan hareketler, bir sarılma, bir gözyaşı, ölmekte olan bir adamla edilen bir çift sözün kendi başına bir değeri olabilirdi. Proleterlerin böyle kaldıklarını düşündü. Onlar bir partiye, bir ülkeye ya da bir düşünceye bağlı değillerdi; birbirlerine bağlıydılar. “
“Duyguları kendisinindi ve onları dıştan bir etkiyle değiştirmek olanaksızdı. Etkisiz bir davranışın anlamsız olduğunu düşünmezdi. Birisini seviyorsanız onu seviyordunuz, verecek hiçbir şeyiniz olmayınca bile ona sevginizi veriyordunuz. Son çikolata parçası da yitince, annesi çocuğunu kucaklamış, göğsüne bastırmıştı. Bunun bir yararı yoktu, bir şeyi değiştirmiyordu, başka çikolata yaratamıyordu, ne kendisinin ne de çocuğunun ölümünü engelliyordu ama yine de bu davranışı doğaldı. Mülteci teknesindeki kadın da aynısını yapmıştı, bir yararı olmamasına karşın, kurşunlara karşı çocuğunu kollarıyla sarmıştı.”
“Parti’nin görüşlerine sıkı sıkıya bağlı olanlar, onu anlama yeteneği olmayan insanlardı. Bunlar kendilerinden istenilen şeyin saçmalığını anlamadıkları, olup bitenleri kavrayacak kadar günlük olayları izlemedikleri için, gerçeğe en karşıt şeyleri bile kabullenebiliyorlardı. Her şeyi yutuyorlar ve bu yuttukları onlara zarar vermiyordu. Çünkü içlerinde bir iz bırakmıyordu. Tıpkı bir mısır tanesinin kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi.”