“hayır, ona âşık değildi, hem neredeyse unuttuğu, hayattayken de hoşlanmadığı ölü birine nasıl âşık olabilirdi ki? hayır! ama onun hükmü altındaydı… onun hükmü altında. artık o kendine ait değildi. fethedilmişti. öylesine fethedilmişti ki ne kendi aymazlığını tiye alarak ne bu olanların sinir bozukluğundan ileri gelip her şeyin geçeceğine dair kendine güven değilse bile bir umut telkiniyle, ne buna dair bir kanıt arayışıyla ne de başka bir yolla kurtulmayı dahi denemiyordu.”
“ona herkes âşıktı… o ise… o burada kimi sevebilirdi ki? bütün bu insanlar arasında kim, kim ona layık olabilirdi? kim bu dürüstlük, samimiyet ve en önemlisi onun bütün kusurlarının yanı sıra daima öne çıkan saflık ülküsüne erişebilirdi?”
“her şeyiyle ateş, her şeyiyle ihtiras ve her şeyiyle zıtlıktı, kindar ve iyi kalpli, yüce gönüllü ve intikamcı; kadere inanır, Tanrı’ya ise inanmazdı; güzel olan her şeyi severdi ama kendi güzelliği ile alakadar değildi, eline ne geçerse onu giyerdi; genç erkeklerin ona kur yapmasına tahammül edemezdi; kitaplarınsa yalnızca aşktan bahsedilen sayfalarını tekrar tekrar okurdu; beğenilmek istemezdi, tatlı sözleri sevmez ve kırıcı sözleri unutmadığı gibi onları da unutmazdı; ölümden korkardı ama kendi canına kıydı.”