“kaplumbağanın sırtında hiç beklenmeyen bir yazı belirdi: hoşça kal!”
momo korktu: “sen ne demek istiyorsun, kassiopeia? yine beni bırakacak mısın? neler yapıyorsun?”
“seni aramaya gidiyorum”
“seninle ne zamana kadar kalacağım?”
“yeniden arkadaşlarını özleyinceye kadar, yavrum.”
“ama onlara yıldızların söylediklerini anlatabilir miyim?”
“anlatabilirsin, ama yapamayacaksın!”
“niçin?”
“çünkü bunu yapabilmen için önce sözlerin içine doğması gerekir.”
“senin görüp duyduğun şeyler, insanların zamanı değildi momo” dedi hora usta. “bu yalnız senin kendi zamanındı. her insanın içinde senin az önce gördüğün gibi bir yer vardır. ama oraya yalnızca benim gördüklerim erişebilir. ve bildiğimiz gözle orası görülmez.”
“fakat ben neredeydim?”
“kendi yüreğinde.”
“hayır, momo” diye karşılık verdi hora usta, “bu saatler sadece benim eğlencem. bunlar her insanın göğsünde taşıdığı şeyin basit birer taklidi yalnızca. çünkü nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. kör bir insan için gökkuşağının renkleri ve sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.”