“bartleby’nin büromdan ayrılacağını düşünmek, evet güzeldi hakikaten, ama bu düşünce bana aitti nihayetinde, bartleby’ye değil. çalıştığım binadan gitmiş olacağını düşünmem değildi önemli olan, hayır efendim, hayır; önemli olan bartleby’nin çalıştığım binadan gitmeyi tercih edip etmeyeceğiydi. yaptıkları tahmin edilemezdi, tercih edilirdi.”
“hiçbir cevap vermedi söylediklerime; yıkılmış bir tapınağın hâlâ ayakta duran son sütunu gibi, kendinden başka kimselerin olmadığı büronun ortasında, sessiz ve tek başına, kalakaldı.”
“bartleby artık benim için bir yük haline gelmişti. bir kolye kadar lüzumsuzdu, ama dahası da vardı, ona katlanmak acı veriyordu bana. yine de kendisi için üzülüyordum. tek bir akrabasının, tek bir arkadaşının ismini verseydi bana, hemen o kişiye bir mektup döşenir, gelip bu zavallıyı uygun bir yere götürmesini isterdim kendisinden. fakat bartleby yalnız bir adama benziyordu… evrende yapayalnız bir adama. atlantik’in ortasında bulunan bir enkaz parçasına.”
“burada yalnız bırakılmayı tercih ediyorum,” dedi bartleby.
“bu laf işte,” dedim, “bahsettiğim laf bu.”
“tercih ederim’i söylüyorsunuz, öyle mi? evet efendim, hakikaten de tuhaf bir laf bu. aslında hiç kullandığım bir laf değil, ama diyorum ya, keşke kendisi bu lafı kullanmamayı tercih etseydi…”
bunun üzerine sözünü kestim kâtibimin ve “hindi,” dedim ona, “çekilebilirsin.”
“tabii efendim ne demek, madem çekilmem tercih edilmekte.”