Borges yaşamı boyunca iki karabasandan kurtulamadı: aynalar ve labirent. İlk kez küçük bir çocukken, Dünyanın Yedi Harikasının bakır bir gravüründe keşfettiği labirent, merkezinde bir canavarın beklediği “kapısız bir ev”in korkusuyla dolduruyordu içini; aynalar ise bir gün onun olmayan bir yüzü yansıtacakları, daha da kötüsü hiçbir yüz yansıtmayacakları kuşkusuyla onu dehşete düşürüyordu.
Şayet bir kimse için Tanrı kendisini sarıp sarmalayan hoş bir düşünceyse, o kimse asla yanında kaç kişi olduğunu saymaz. Ben öyle bir mevcudiyetin içindeyken, kim cüret edebilir içeriye girmeye? Kusursuz bir tevazu içindeyken, katıksız bir sevgiyle yanıp tutuşurken, Calvin yahut Swedenborg bana ne söyleyebilir?
Olacakları bilememenin kasvetinde, kulaklarımızın daha yüce seslere sağır olduğu bir an gelip çatmışken, mertçe girişimlerini güvenle sonuca ulaştırabilmiş insanlara hangimiz gıpta etmez?
Bir insanın yürüyebileceği ve ona kusursuz bir huzur veren yol, yüreğindeki maksada uyan yoldur. Başkalarıyla fazla birliktelik kurmaktan vazgeçmelidir insan; bolca kendine dönmeli, bizzat onayladığı yollarda kendini ortaya koymalıdır. Belirsizliklerle dolu girişimlerde sade ve yüce duyguları kararlıkla korumak, insanın karakterini gerekirse kargaşanın ortasında ya da idam sehpasında şerefle boy gösterecek mizaca doğru çelik gibi sertleştirir.