- Siz siyonizme karşı mücadele etmekle aldanıyorsunuz, bu toprakları bizim kadar kimse imar edemez çünkü bizim kadar kimse sevemez dedi.
Bu söz büsbütün sinirlerimi tutuşturdu:
- Vadi-i Sarar'dan şimale geleceğinize şarka dönseydiniz, bir iki saat sonra bir takım top sesleri duyacaktınız. Siz bu topraklara buğday ekiyorsunuz, biz kanımızı ve kemiklerimizi gömüyoruz dedim.
O zaman Sina cephesi henüz yeniydi. Cephe deniz tarafında Gazze kasabasıyla, şarkta Birüssebi kasabasıyla nihayet buluyor, ara yerde devam eden üryan, şehirsiz, sıcak arazide Çanakkale'den, Kafkasya'dan, Irak'tan ve daha bilmem hangi seferlerden artan son Anadolu askerleri dövüşüyordu.
Bizden Belgrad'ı aldıkları zaman, düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak:
- Ne hacet, dedi, İstanbul'u da size verelim.
Babalarımız için Niş, İstanbul'a o kadar yakındı.
Biz eğer Vardar'ı, Trablus'u, Girit'i ve Medine'yi bırakırsak Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk. Çocuklarımızın Avrupa'sı Marmara ve Meriç'te bitiyor.