"Bu..."
Birden ağzını açıp Yonghe'nin kulağına fısıldıyor. O an bir çukurdan geçen araç sarsılıyor. İki eline güç verip kardeşinin omuzlarını tutuyor.
"...belki de bir rüyadır."
Başını öne eğiyor. Bir şeyler tarafından sımsıkı tutulan biri gibi, Yonghe'nin kulağına ağzını dayayıp tane tane konuşmaya devam ediyor.
"Rüyadayken her şey gerçekmiş gibi gelir ya insana, ancak uyandıktan sonra rüya olduğunu anlarsın. Demek istediğim elbet bir gün biz de bu rüyadan uyanırsak, o zaman..."
Başını kaldırıyor. Ambulans Çuksıonğ Dağının çıkışındaki son dönemeçten geçiyor. Siyah bir kuşun kara bulut kümesine doğru uçtuğunu görüyor. Yaydan fırlamış gibi güçlü güneş ışınları gözünü aldığından, bakışları kuşun kanat çırpışını takip edemiyor.
Nefesini sessizce içine çekiyor. Cayır cayır yanan yol kenarındaki ağaçlara, saymakla bitmeyecek hayvanlar gibi bedenlerini doğrultup salınan yeşil alevlere dik dik bakıyor. Cevap beklermişçesine. Bir şeylere itiraz edermişçesine. Bakışları karanlık ve ısrarlı.
Yalnızca küçük çocukların sahip olabileceği, her şeyi barındıran ancak hiçbir şey de barındırmayan gözlerdi bunlar. Hayır, belki de küçük çocuk bile olmadan önceki, gözbebeklerine hiçbir şey yüklenmemiş bir bakıştı.