...delirerek ölenlere...
Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım.
Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret,
doğurmaya mahkum,
çocuklarını kaybetmekle mühürlü,
yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.
İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencerelerden bakacağım.
O pencerelerden tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım.
Bu satırlarla başlamış kitaba; kalemini zehire, kana, cinnete, ölüme ve hayata aynı lezzetle batıran Mine Söğüt.
Ve kitabı; "Delirerek ölenlere" ithaf ederek başlamış okuyanların önce kalbinde sonra da vicdanlarında uzun süre yer edinecek unutulmaz yirmibir delilik hikayesini anlatmaya.
Yazar; delirmeyi, delirerek ölmeyi, kadının o cinnet anına gelene kadar yaşadığı ruhsal değişimi,kadının doğduğu an sırtına yüklenip yaşadığı müddetçe sırtında taşımak zorunda olduğu; " kadınlığın utanç çuvalı"nın ne kadar ağır olup bu toplumda yaşayan her kadının bu yük altında nasıl ezildiğini çarpıcı olduğu kadar naifte olan kalemiyle toplum tablomuza nakış gibi işlemiş.
Kitaptaki her hikayeyi okuduktan sonra soluklanma ihtiyacı hissedip, okuduğunu önce içselleştirip sonra da sindirmeye çalışıyorsun.
Kitap boyunca hakim olacağını sandığım dramatizm hiçbir satırda yoktu yazar kitap boyunca şiirsel bir anlatım kullanmış.
Verdiği tüm mesajları şiirsel anlatımla vermiş okuyucuya ,ki en iyisini yapmış, uzun süre okuyucunun zihninden silinmeyecek hikayeler çıkmış ortaya.
Kitaptaki tüm öykülerde yalnızlığın oluşturduğu atmosfer hakim öyle ki bazı hikayelerin içinde yer alan çocuklar ve erkeklerde yapayalnız.
Tacizi, tecavüzü,ensesti, sevdiklerini kaybetmenin dayanılmaz acısını, toplumsal dışlanmayı, cinsiyet ayrımcılığını ve daha birçok acıyı yaşayan