Dünya dönmekten vazgeçse insan ne yapabilir? Güneş doğmasa elinden ne gelir? Dünyaya bir yıldız çarpacak olsa, onu hangi güçle engelleyebilir? Yağmur yağmadığında bulutlara söz geçirebiliyor muyuz? Karaciğerimizin, akciğerimizin, böbreğimizin çalışmasını durdurabiliyor muyuz? Durduklarında onları çalıştırabiliyor muyuz? Bizim başımıza neler gelecek? İçinde yaşadığımız ülkeyi neler bekliyor? Üzerinde yaşadığımız gezegen hangi tehlikelerle karşı karşıya? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Evet, bu kainat ve bu dünya bizim mülkümüz değil. Kimin mülküyse bu riskleri, elbette o düşünür.
Uzayın insana ait olmaması, yağmur yağdıran bulutların onun kontrolünde olmaması ve dünya gezegeninin onun tasarrufunda olmaması gibi, insanın benliği de kendine ait değildir. İnsan dünyanın dönüşü hakkında nasıl kaygılı değilse, yerçekimi aniden yok olur diye nasıl telaşa düşmüyorsa, yarın gün doğar mı doğmaz mı diye, bu kıştan sonra bahar gelir mi gelmez mi diye nasıl endişelenmiyorsa, kendisi hakkında da aynı rahatlığa ermelidir.
Cenap Şehabettin'in "Gariptir, yükü çeken manda ses çıkarmaz da kağnı inler" dediği gibi insan musibet karşısında yaşadığı kalp itminanını görmezden gelmekte ve nefsin feryadına kulak vermektedir. Çünkü itminan sessiz, feryat gürültülüdür.
"Dinle ulu kişi, sana bir misal getireyim : Mesela ressam iki türlü resim yapar: Güzellerin resimleri, çirkin resimleri... Yusuf'un, yaratılışı güzel hurinin resmini de yapar; ifritlerin, çirkin iblislerin resmini de... İki türlü resim de onun üstatlığının eseridir. Bu durum ressamın çirkinliğine delil olamaz, bilakis üstatlığına delildir. Çirkinin resmini yapmayı bilmezse ressam, nakıstır." (Mesnevi, Cilt 2)