İnsanların büyük bir kısmının belli “oranlar” içinde teşekkül eden çizgileri ve satıhları daha çok sevdikleri görülmüştür.
Mesela, çeşitli dikdörtgenler üzerinde yapılan araştırmalar, eninin boyuna oranı 3/5 olan bir dikdörtgenin en çok hoşa gittiğini göstermektedir. 
“Mazlumları zalim” “mağdurları gaddar” ilan ederek mahkûm eden mahkemeleri,
Devletin makam ve mevkilerini “yandaşlarına” birer arpalık tarzında dağıtan politikacıları,
Kendi tahakkümüne ve zümrevi menfaatlerine kapı açan “yazılı bir ihtiras belgesi” olmaktan öte bir değeri bulunmayan “ilkeleri”, birer anayasa ve kanun biçiminde tertip ve hilelerle “halka kabul ettiren”
Ve sonra mikrofonlara çıkarak “millî iradeden” söz eden madrabazıları
Ve bütün bunlara seyirci kalan “kuvvet ve kudret sahiplerini” gördüm…
insan “kendi benini”, yaratıcı iradenin Sahibi’nde tüketmedikçe hürleşmenin yolunu bulamaz.
Nitekim tasavvufun ilk merhalesi bütün “objektif âlemle” birlikte, insanın kendi “subjektif varlığını” da yok bilmesidir. 
İnsanoğlu, sonsuzluk gibi “hıza” da vurgundur.
O maddeyi daha hızlı harekete zorlamakla, çarkları daha hızlı döndürmekle bir şeyler bulacağını ümit ediyor.