Ne sıradan bir odanın dökülen duvarları, ne
kendimi yabancı hissettiğim bu büronun eski
masaları, ne yılların Aşağı Şehir’inde
enlemesine uzayıp giden, çok gezildiği için sabit
tamir edilmezlik payesini kazanmış sokakların
sefilliği; ruhumun sık sık yaşadığı, yaşamın
gündelik, alçaltıcı sıradanlığından doğan
bunalımı yaratan bunların hiçbiri değil. Sebep
her zaman çevremde bulunan insanlar, beni
tanımayan ya da ancak benimle olan temasları
ölçüsünde ve günlük teranelerle tanıyan
insanlar – ruhumun boğazına sarılıp orada,
etimde bir tiksintinin düğümlenmesine yol
açanlar onlar.