Her neyse, büyük küçük her olayda senin yüzünden uğradığım tuhaf “felaket”in örneklerini çoğaltmam gereksiz. Bazen bana öyle geliyor ki, sen korkunç olayları korkunç bir sona bağlamak üzere bilinmeyen, görünmeyen bir el tarafından oynatılan bir kuklaydın yalnızca. Ama kuklaların da tutkuları vardır. Temsil etmeleri gereken olaylar zincirini evirip çevirir, bir kapris ya da hevesleri uğruna değiştirirler. Tam anlamıyla özgür ve aynı zamanda tümüyle kuralların hâkimiyeti altında olmak: işte insan yaşamının, her an karşımıza çıkan, sonsuz çelişkisi. Senin kişiliğin de ancak böyle açıklanabilir, diye düşünüyorum çoğunlukla; eğer insan ruhunun derin ve korkunç sırlarına, bu bilinmezi daha da eşsiz kılan açıklama dışında bir açıklama bulunabilirse tabii.
İnsanlar burada ıstırapla öyle içli dışlı yaşıyorlar ki, seninle dostluğum, hatırlamaya mecbur olduğum biçimiyle, bana her zaman, her gün kavramak zorunda olduğum değişken azap ezgileriyle uyumlu bir prelüd gibi görünüyor.
Acı çekmek –sana tuhaf gelse de– bizim varoluş yolumuzdur, çünkü var olduğumuzun bilincine varmamız için tek yoldur; geçmişte çektiğimiz acıların anısı ise kimliğimizin sürekliliğinin garantisi, kanıtı olarak gereklidir bizim için.
Senin için üç yıl öncesi çok eskide. Ama hapiste yaşayan, hayatlarında kederden başka olay olmayan bizler, zamanı ıstırabın zonklamalarıyla ve acılı anların anısıyla ölçmek zorundayız.