Genom içindeki genler seyrektir. Protein kodlayan gen dizileri, insan genomunun %2’den azını oluşturur. Bu da %98’lik bölümün genlerden tümüyle yoksun olduğunu gösterir. Genler, bir DNA denizi içindeki adalardır aslında.
Bir yassı solucan türü olan Caenorhabditis elegans, yalnızca 956 hücreyle idare eder. Bu size yeterince şaşırtıcı gelmiyorsa bir de şunu düşünün organ ve vücut parçalarında hücre sayısı ve karmaşıklık bakımından görülen büyük farklılıklara rağmen insan ve solucanlar aynı sayıda gene sahiptirler. Sineklerdeki gen sayısı bile bizimkiyle aynıdır.
İnsan ve şempanze arasındaki genetik benzerlik, iki fare türü arasındaki genetik benzerlikten fazladır. İnsan ve şempanze, proteinler ve genler düzeyinde neredeyse aynıdır.
Pauling ve Zuckerkandl’a göre eğer proteinler sabit hızla evrimleşiyorsa proteinlerin içerdiği dizilimlerdeki farklardan yola çıkılarak, bu türlerin ortak atayı paylaştıkları süreyi hesaplamak mümkündü. İlk kez ileri sürüldüğünde tümüyle çılgınca görünen bu fikir şimdilerde “moleküler saat” olarak bilinir ve çeşitli türlerin tarihini hesaplamada bu yöntem kullanılır.
Kim olduğumuz, büyük ölçüde kimyasal bir iplikçiğin üzerindeki moleküllerin sıralamasına bağlıdır. DNA’yı bilgi içeren bir molekül olarak düşünürsek sanki her hücremizde milyonlarca süper bilgisayar taşır gibiyizdir. Vücudunuzdaki 4 trilyon hücreden her birinin DNA’sını çözüp uç uca ekleseydiniz kişisel DNA iplikçiğiniz neredeyse Plüton’a uzanırdı.