Kemal Sayar yine kalbimize dokunuyor “Kalbin Direnişi” kitabında. Hali pür melalimize ayna tutuyor Sayar. Kendimizi, ailemizi, toplumumuzu kendi öz dekoru içinde umutsuzluklarıyla, yılgınlıklarıyla, kapitalizmin pençesindeki çırpınışlarıyla, maneviyat tükenmişliğiyle, psikolojik buhranlarıyla seyrediyoruz kitabın sayfalarında. Muhtelif konulara değiniyor yazar kitabında. Ve her meselede bir hekim titizliğiyle tüm ipuçlarını, semptom ve bulguları değerlendirip teşhise yöneliyor. Popüler kültürün kuşatması altındaki ruhlarımızın nasıl bir cendereye sokulduğunu tespit ediyor.
Dindarlığımızın bile zemininin kaydığından dem vuruyor Sayar. Aidiyet sorunumuza parmak bastığı bir noktada sözü dindarlığımıza getirip şu sarsıcı hakikate işaret ediyor: “Bizatihi dindar olmak veya dindar görünmek insanlara ahlaki bir aidiyet hissi sağlamıyor. Dindarlığın kendisi insanları hayâsızlıktan, çalıp çırpmaktan, torpilli ihale alımlarından korumuyor. Herkeste, her şeyde bir yersiz yurtsuzluk… Cep telefonlarından mesaj göndererek kandil kutluyoruz. Dinin zahmetsiz versiyonları… Buharlaşan büyük anlatılarla birlikte, nereye tutunacağını bilemeyen, köksüzleşmiş, popüler kültürün oyuncağı haline getirilmiş bir gençlik…”
Diğer bir başlıkta “dinciliği” ele alıyor Sayar ve burada zemini kaymış dindarlığı “dincilik” olarak kavramsallaştırarak gündeme taşıyor. Gerçek dindarlar ile dindar görünümlüler arasındaki farkı “dincilik” mefhumu ile anlamlı kılıyor. Dinci eğilimin bir “köylü” hareketi olarak filizlenmiş olduğundan ve temel şehir değerlerini içselleştiremediğinden bahsediyor yazar. Lidere kayıtsız şartsız bağlılık ve bir topluluğa bireysel sorumlulukları ortadan kaldıran bir başıbozuklukla bağlanmayı “dinciliğin” kilometre taşları olarak işaretliyor. Ve şu müthiş tespitleri