Akif G.'in Kapak Resmi

Bugün Şırnak'ta 'kaçak' çalıştırılan bir maden çöktü.
Göçükte 6 işçi hayatını kaybetti.
Dünyanın en zor coğrafyasında, en kötü koşullarında, en kötü ücretiyle çalıştırılan 6 işçi hayatını kaybetti.
Düşünün koskoca maden ocağı yıllardır 'kaçak' çalıştırılıyormuş!
Şurada bir kasa limon koyup satayım deseniz yarım saatte gelip yakanıza yapışacak devlet koskoca madeni görmemiş!
Ya da Şırnak gibi iki kişinin fısıldayarak yaptığı sohbeti kulağını uzatarak dinleyen devlet koskoca madenin kaçak olarak çalıştırıldığını duymamış!
Kendi aleyhine olan en ufak girişime tankla topla müdahale eden devlet bu konuyu önemsememiş belli ki.
Sonuçta bir işadamı yatırım yapmış oraya.
İş adamının yatırımı mı önemli, işçinin canı mı.
Tabii ki yatırım!
Bakın Türk olabilirsiniz, Kürt olabilirsiniz, dindar olabilirsiniz, ateist olabilirsiniz vs.
Ama işçi olduğunuzda diğer aidiyetlerinizin hiç bir önemi kalmaz.
Bir işçiye yapılan aslında bütün işçilere yapılmıştır.
Şırnak'ta 6 işçi öldürüldü.

Küstürmeyin insanları hayata.
Sonra herşeyden vazgeçiyorlar, yaşamaktan güzel olan her şeyden. Bir odada yalnızlığı, bir dağ başında kalmayı, bir adada mahsur kalmayı. Nerede bir yalnızlık varsa onu istiyorlar. Küstürmeyin işte bazı insanları..

Nazım Hikmet

Akif G., bir alıntı ekledi.
Dün 00:55 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ama çocuklar kusura bakarlar. Kuşlar gibi.
Hani taş atmıştım bir kez de küsüp kaçmıştı..
Ben şimdi kaçamıyorum..
Ama büyüyünce kaçarım belki.
Hani o mavi uçurtma gibi.

Uçurtmayı Vurmasınlar, Feride ÇiçekoğluUçurtmayı Vurmasınlar, Feride Çiçekoğlu
Akif G. tekrar paylaştı. 16 Eki 02:22
mehmet pak, Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit'i inceledi.
 19 Haz 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bazı kitaplar vardır , yaşadığınız ülkenin sistemin alçaklıklarını bunu acımasızca kullanan oligarşiye karşı öfkenizi sıcak tutmak ,küçücükte olsa içinizde var olan mücadele ruhunu harekete geçirmek, kolektif hayatın her alanında uygulayabilmek için sürekli okuyup durursunuz . Darağacında Üç Fidan ile Ser Verip Sır Vermeyen eserleri bunlardan bir kaçıdır benim için. Bu iki eseri belirli aralıklar ile sürekli okur faşizme ve oligarşiye karşı öfkemi her okuduğumda daha da büyütürüm.


''Nihat Behram 1972'de çıkardığı ilk şiir kitabı Hayatımız Üstüne Şiirler yasaklandı ve yazdıklarından ötürü 12 Mart Dönemi'nde iki yıl askeri cezaevinde tutuklu olarak yattı. Darağacında Üç Fidan kitabından sonra defalarca hakkında dava açılıp ,12 eylülde Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığından çıkarılmıştır. ''

Peki korkulan nedir ? Sıradan bir yazarın o süreçte yaşananları kaleme alması iki yıl boyunca hapishanede yatmasına , yurttaşlıktan çıkarılmasına sebep nedir ? Sabahattin Alilerden ,Nazım hikmetlere ,Yaşar Kemallerden ,Yılmaz Güneylere ,Beritanlardan Can Dündarlara adını yazamadığım bir çok yazar Nihat Behram gibi nasibini almıştır. Korkulan İbrahim Kaypakkaya mıdır ? Tabi ki hayır ,korkulan bu insanların düşünceleridir. Bu insanların düşüncelerinin gelecek kuşaklara aktarılmasıdır. '' Bir çiçeği katledebilirsiniz ama baharı asla '' İboların haklı mücadelesini gelecek kuşaklar karşısında itibarsızlaştırmak için iftiralara ve kalleşce saldırılara her zaman rastlayabilirsiniz. Örnek vermek gerekirse Gezi eylemlerini itibarsızlaştırmak için ''camide içki içtiler ve baş örtülü bacılarımıza saldırdılar '' yalanları . Güney doğudaki haklı mücadeleyi itibarsızlaştırmak için '' cami yaktılar '' yalanları gibi. Nihat Behram ise bedeller ödemeyi göze alarak o kuşağın ruhunu bugünlerde sıcak tutmayı başaran yapıtlara imza atmıştır.Dün hain diye adlandırılan bu insanlar bugün kahraman olmuşlardır . Bugün hain dediklerimiz ise yarın kahraman olacaktır. Çünkü tarih asla ve asla memlekette dönen pis oyunları saklı bırakamadı. Bir kaç yiğit çıktı teker teker anlattı ve yazdı.


İbrahim kaypakkayı ,Deniz gezmişleri ,Mahir Çayanları ,okuyunca aynı amaç uğruna farklı mücadele yolları ile savaşan insanların duygusal ve ideolojik farklıkların oluştuklarına şahit olacaksınız. Bu farklılıklar mücadelenin özünü değiştirmez.

Neden Ser Verip Sır Vermeyen bir yiğit yakıştırması yapıldı İboy 'a . Çok ağır işkenceler sonunda , işkenceci cellatlara tek kelime bilgi vermeyerek ölüme merhaba dediği için olabilir mi? Pardon ölüme merhaba demek haksızlık olur bugünlere '' ölümsüzleştiği '' İçin demek daha doğru olmalı.Neydi bu inancın adı ,insanlar annesi babası kardeşi için bile organ bağışı yapmazken , tek kelime sır vermeyerek ölüme kadar giden ,bu insanları bir birine böylesine sıkı sıkıya bağlayan güç , duygu ve iradeyi bu kitapta zaman zaman gözlerinizden yaş süzülerek ,zaman zaman öfkelenerek , çoğu zaman ise gurur duyarak okuyacaksınız.


''Sünnilik, Alevilik, Kürtlük, Türklük diye ayrım yapmak yanlıştır. Bu kavga yoksul zengin kavgasıdır. Kimden olursa olsun bütün yoksulların birleşmesi şarttır. ''

İbrahim Kaypakkaya .

Akif G. tekrar paylaştı. 13 Eki 13:11
KörKalem, 1Q84 inceledi.
 12 Eki 11:25 · Kitabı okudu · 49 günde · Beğendi · 10/10 puan

İnanamıyorum, bitti.
Çok üzgünüm şuan. Sanki bir dostum çook uzaklara gitmiş gibi hissediyorum. Çok uzun zamandan beri ilk defa, tam anlamıyla içimden gelerek 10/10 puan verdiğim bir kitapla karşı karşıyayım.Peşin peşin söylemem gerek, sakın ama sakın kitabın hacimli olması sizi etkilemesin. Nasıl böyle bir hazineden mahrum kalırsınız?
Son derece akıcı, konusu muhteşem sürükleyici, insana nerede olduğunu unutturan bir kitap. Umarım 2Q17 yılına geçiş falan yapmış olmadım, akşam benim için bakar mısınız gökteki ay hala tek mi? :)

Kitabın konusu çok muhteşem, büyük bir zeka örneği Sayın Murakami. Arkadaşım size ne yediriyorlar, ne içiriyorlar? Bu nasıl kafa, bu nasıl kurgu? Nerede olduğumun bilincinde değilim hala, inanın. Kitap üç kişi etrafında dönüyor, Aomame, Tengo ve Fukaeri. Bu arada uzun zamandır baş kahramanı kadın olan bir roman okumamıştım, gerçekten etkileyiciydi. Kitap Aomame'nin bir kanal yoluyla başka bir dünyaya geçmesiyle başlıyor, sonrasında ammann Allah'ım olaylar, olaylar. :)

Kitabımızın içerisinde konunun bütününü oluşturan bir kitap var ismi Pupa Hava, Paşiva ve Reşiva olarak da iki kişi, iki varlık mevcut. Ben olaya biraz farklı bir gözle bakmış bulundum. Paşiva, "algılayan" yani ses'i, ilahi mesajı algılayan, duyandı. Reşiva ise o sese uyan varlık. Ve Pupa Hava sanki ilahi bir kitaptı. Yani sanki bir Tanrı-Peygamber-Kutsal Kitap motifi işlenmişti.

Kitabımızın ana konusu ise bana göre "inanç." Eğer inanırsan bütün olmazlar gerçek olabilir, bu senin içindeki inancın gücüyle doğru orantılı olarak gelişen bir durum. Kitaptan cımbızla tutup çektiğim ve özümsediğim ders "asla vazgeçmemek" oldu. Seneler geçse bile...

Kitap gerçekten çok fazla fantastik öge içeriyordu, Murakami, bizim fantastik dünya ile yaşadığımız dünya arasındaki perdemizi aralayıp, bize hangisinin gerçek hangisinin kurgu olduğunu anlayamayacağımız bir dünyanın kapılarını aralıyor.
Gerçekten muazzamdı. Ne söylesem kitap hakkında bilgi vermek gibi olacak, sadece bu kitabı okumadan ölmemelisiniz demekle yetinmek istiyorum. Okuduğum kitaplar arasında, "en iyi kitaplarımdan bir kaçı" kategorisine kendiliğinden sıvışıverdi. Rüyalarıma giren, elime aldığımda büyük bir heyecan ve hazla okuduğum, hem sonunu merak edip, hem de bitmesini istemediğim yegane kitaplardan biri olarak belleğimde yerini aldı 1Q84. Kesinlikle ve kesinlikle tavsiye ediyorum, tavsiyeme muhakkak kulak asın olur mu?

“Evet, evet” dedi ateşleyici Little People.
“Evet, evet” dedi geri kalan altısı da.

Ben şimdi Kediler Şehri'nden ayrılıyorum, çıkış kapanmadan hemen önce...

Akif G. tekrar paylaştı. 13 Eki 01:04
Uğur D., Memleketi Ben Kurtaracağım!'ı inceledi.
09 Eki 17:40 · Kitabı okudu · 6 günde · 9/10 puan

Gülse Birsel hakkında pek de söze gerek yok diye düşünüyorum. G.A.G. programından beri kendisini takip ederim ve beğenirim de, bana göre ülkemizin de en zeki kadınlarının başında gelmektedir, isminin hakkını da tamamen vermektedir, yani gülse, güldürse o gülücükler bir sel olur gider (neyse tamam sustum).

Birsel, kendine has olan diyaloglarındaki mizahı birebir aynı şekilde kâğıda geçirebiliyor, cümlelerini, tespitlerini okuyup gülerken kulaklarımda Gülse Birsel’in sesi ile okudum desem abartmış olmam, özellikle kısa kısa, keyifli şekilde tuttuğu bölümlerinde bana göre vurucu esprilerini okurken de yazarın gülümsemesi, mimikleri bile zihinde canlanabiliyor. Kitap zaten karşılıklı sohbet havasında gibi ilerliyor, okunması ise son derece kolay, kolay olduğu kadar da keyifli ve yine bir o kadar da içi dolu, güzel mesajlar veren kitap. Genel olarak 3 bölümden oluşuyor diyebiliriz kitaba, ilk kısımda Gülse’nin kendi hayatından yazılarını okuyoruz, zaten yazarın da dediği gibi buralar kısa ve çok çabuk bitiyor, zaten yazar da genç olduğu için hayatında uzun uzun okuyacağımız pek bilgi de yok. İkinci kısımda ise Gülse’nin cumhurbaşkanlık koltuğuna talip olduğunu ve neyi nasıl yapacaklarını okuyoruz, son bölümde ise okura verdiği, hayatını kısmen daha güzel hale getirebildiğini düşündüğü mesajlar veriyor. Talip olduğu cumhurbaşkanlığı için demeçleri çok farklı olsa da hatta uçuk ve aykırı olsa da akla yatmıyor değil, gülmelerimin arasında yazdıklarını ciddi olarak düşününce de aslında yazdıklarının hepsinin güzel şeyler olduğunu fark ettim, he olmadı mı, tutmadı mı yöntemleri, en kötüsü olarak en azından sinirlenerek haberleri izleyeceğimize gülerek izlerin haberleri, siyasete, politikaya bakarken güleriz, gülerek okuruz en azından siyaset haberlerini; çünkü inanıyorum ki ülke olarak gülmeye gerçekten çok ihtiyacımız var. Evelallah yaparsın Gülse diyorum.

Akif G. tekrar paylaştı. 13 Eki 01:04
Nesli, Yeni Hayat'ı inceledi.
 02 Ağu 10:04 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Satırlar ‘’Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde, oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını hissettim. Ama gövdemin benden kopup uzaklaştığını sanmama rağmen, sanki bütün varlığım ve her şeyimle, her zamankinden daha çok sandalyede ve masanın başındaydım ve kitap bütün etkisini yalnız ruhumda değil beni ben yapan her yerde gösteriyordu ‘’ şeklinde dökülmeye başladı kalbime ve beni fethetti. Çünkü ben de bir kitap okuyup hayatı değişenlerdenim. Kitabın sayfalarını çevirdikçe mistik, gizemli, esrarengiz dokunuşlar ruhumu okşamaya başladı. Her bir sayfa çevirişimde cümlelerin bana olan oyununu gördükçe, evet baştan alıp hiçbir satırını kaçırmamam gerekiyor dedim. Bu kitapta sadece aşk yok. İçimizdeki arayışın farklı yollardan aktarılmaya çalıştığı gizli bir devrim var. Keyifli bir kasvetin verdiği buhran denizinde daralmanın, daraldıkça kör noktanızda kalan arayışın mücadelesinin muazzam betimlemelerde yer alması, kulağınızda daha önce hiç duymadığınız melodilerin çınlamasıyla devam ediyor. Kitabı okurken, kitabın içindeki kitabı arıyordu zihnim. Soğuk kış günlerinde sıcak bergamotlu çayın kokusunun ve dumanının odayı doldurması gibiydi Yeni hayat...

Yirmi bir kere Osman, yirmi iki kere Canan’ı aradı. Ah o sayılar sayılar, olmasını istediğim şeylerde bir sayıdan başlayıp, sayma bittiğinde istediğim şeylerin olacağını inandırdığım günlere götürdü beni. Kelimelerin gücü, kasvet, kitaptan bir huzme şeklinde yüzüme fışkıran ışıklar, aşk, kıskançlık, olay örgülerinin nakış gibi işlenmesi. Siyasi ve dini çatışmaların içindeki ironi, batılılaşma etkileri, markalar, kitabın sonlarına doğru okura seslenişler, evet bir kere daha okumam gerekir dedim bu kitabı.

“Nedir hayat? Bir zaman! Nedir zaman? Bir kaza! Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat…” nakaratları eşliğinde arayışımızın iğne ile kuyusunu kazdık diyebilirim. Loş bir odada tütsünün verdiği mistik kokuların ahengi ile dönüyor kelimeler zihnimde. O otobüs, o ışık, o melek, o kayboluş, o incelmek, o yok oluş benim iç dünyamın arayışı Olabilir miydi?

Şunu da aklımızın bir köşesine iliştiriveriyor Pamuk ‘’okuya okuya sonunda bir çeşit kitap kurdu oldum ben, ama aydınca özentilere de kapılmadım. Daha da önemlisi, bu özentilere kapılanları da küçümsemedim. Kitapları okumayı, tıpkı sinemaya gitmeyi, gazeteleri dergileri karıştırmayı sevdiğim gibi seviyordum. Bunları bir yarar, bir sonuç beklediğim için, ne bileyim, kendimi başkalarından daha üstün, daha bilgili, daha derin sanmak için yapmıyordum. Hatta diyebilirim ki kitap kurtluğu bir alçakgönüllülük de öğretmişti bana ‘’

Raflarınızda yer alması gereken, merdivenleri ağır ağır ama başarılı tırmandıracak bir kitap. Her kitap okuyuşunuzda bilgilerinizle başkalarını dövmeye çalışmayıp, alçakgönüllülüğünüzle paylaşım yapabileceğiniz keyifli okumalarınız olsun ve kitaplığınızda Mutlaka Orhan Pamuk olsun!

Akif G. tekrar paylaştı. 12 Eki 02:23

Mehmed Uzun
Aramızdan ayrılışının 10. yılında ; Modern Kürt edebiyatının mihenk taşı, ömrünü sürgünde geçirmiş, bir dili küllerinden yaratmış çok sevdiğim Mehmed Uzun'u saygıyla, özlemle anıyorum. Benim için bir hoca, bir abi, kelimenin tam manasıyla "rêber" (yol gösteren) oldu kendisi. Işığını paylaştığın için çok teşekkür ederiz abim. Kalbimizde o ışıkla daima var olacaksın.

Akif G. tekrar paylaştı. 09 Eki 04:06
mehmet pak, Şato'yu inceledi.
 09 Eki 03:07 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · Puan vermedi

Kafka 'nın Babaya Mektup eserinde anlattığı babasının otoritesine ve baskısına karşı saygısının içten içe nasıl bir nefrete dönüştüğünü okumuştum. Aslında bu otoriteye karşı duyulan bir saygı değildi, babasına karşı duyulan bir saygıydı. Bunu Kafka 'nın Dönüşüm kitabında da görebilirsiniz. Şato kitabın da ise babanın otoritesine karşı bir eleştiri değil de, devletten makamlara, makamlardan topluma, toplumdan aileye, aileden bireye kadar inen Kafka, tecrite alınmış koca bir dünyada tektipleştirilmiş toplum modeline, yığınlarının tektipleştirilmiş toplumun temellerini atan otoriteye karşı duyduğu anlamsız saygıyı, kendileri gibi olmayanları öteki olarak gören, koydukları kurallara sıkı sıkıya bağladıkları sürünün içinden çıkan farklı sesleri kamusal düzen adına bastıranlar ve bunlara sorgusuz sualsiz biat edenleri karışık bir kurgu üzerinde işlemiştir Kafka. Evet karışık diyorum gerçekten de dikkatli okunması gereken bir eser.

Kamusal düzen dedikleri şeyler makamların ve sahiplerinin düzenidir. Korunmak istenen düzen ise kendi düzenleridir. O düzen bizlere yabancıdır, bizlerde onlara. Özgürlük dedikleri şey ise boynumuza bağladıkları zinciri çok az gevşetmeleridir. Bu da düzenlerini tehlikede gördükleri ana kadardır. O an geldiğinde biraz gevşettikleri zincirleri acımasızca sıkmaya başlarlar... Akıl almaz bir şekilde kutsallaştırılmış makamların çıkarları, menfaatleri ve düzeni, halkın çıkarları ve menfaatleri değildir, bu düzenin sahiplerinin çıkarlarıdır. Bu düzeni koruyabilmek adına düzenin resmi kurumları düzeni ifşa etmek isteyenler için bir silah gibi ölüm saçmaktadır. Yeter ki düzenlerini, iktidarlarını, tehlikede hissetsinler. İşte Kafka tam burada devreye girer, otoriter hiyerarşik devlet düzeninde, düzenin sahipleri adına düzeni korumak isteyen yığınların, aynı düzen tarafından ezilmesi, ezilirken kendilerine ve topluma yabancılaşması,tabulaştırılmış ve kutsallaştırılmış değerler karşısında gözlerini kör edenlerin, otoritenin düzenini bozmak ve ifşa etmek isteyen azınlığa kural koyuculardan daha fazla saldırgan olmasını anlayamıyor.
Devlet, elindeki kutsal gücü kullanırken etkisiz hale getirmiş olduğu halk yığınlarının otorite karşısındaki tutumunu Kafka, çaresizlik olarak anlatsa da bana göre ahmaklıktır.

Kitabı okurken taştan duvardan yapılmış bir şato beklemeyin, şato devletin kendisidir. Bizlerde, şatoya sorgusuz sualsiz itaat eden, beynine üvey evlat muamelesi yapan yığınlarız. Kitapta dikkatimi çeken en önemli şeylerden biride, şatoya itaat etmeyen bir ailenin toplumun gözünde nasıl itibarsızlaştırılıp dışlandığıdır. Hiç yabancısı değiliz değil mi? Güncelliğini nasıl koruduğuna en yakın tanıklık edenler bizleriz. Toplumdan dışlanman, yığınların gözünde itibarsızlaştırılman için şatonun belirlediği kurallar dışına çıkmana gerek yoktur. '' Ak Şato'' ya sadece muhalif olman yeterlidir. Şato bunun altını istediği gibi doldurup beynine üvey evlat muamelesi yapan yığınların hak, adalet, vicdan gibi kavramları nesnel bir boyuta indirgemeyi çok iyi başarır. Tek tipleştirilmiş bir toplumda bunun dışında düşünmek için beyinlere öz evlat muamelesi yaparak sorgusuz sualsiz itaat etmemek gerekir. Kitapta anlatıldığı gibi insanların bizden uzaklaşması gerçekten de korkunun kendisi midir ? Olaylar hakkında konuşmak, düşünmek, kafa yormak, empati kurmak ve sessizlik... Sadece sonuçlar üzerine yoğunlaşıp nedenler üzerine kafa yoramayan bir halkın sorunu sadece korku olmaz. Mesela sormak gerekir Nuriye ve Semih terörist ise ihraç edildikten sonra günlerce dışarıda olmalarına rağmen kimseden çıt çıkmazken, ruhlarını açlıkla doyurup adaletin neferi olma adına adım attıktan ,75 gün boyunca açlık grevine yattıktan ve toplumsal bir destek aldıktan sonramı terörist oldukları aklınıza geldi ? Yok yok düşünmemek gerekir çok tehlikeli bunları düşünmek. Hepimiz birbirimize çok benziyoruz; kaşımız, gözümüz, kulağımız, beynimiz, rengimiz farklı olsa da tekleştirilmiş yasalara biat edip hep beraber yaşayıp gidiyoruz. Birde bunların dışında kalanlar var bizlere benzemeyen, karanlıkta bir yıldız gibi parlayan, akıllarını, vicdanlarını, ruhlarını şatoya peşkeş çekmeyen, kendilerine ve topluma yabancılaşmamış hak, hukuk, adalet için bedel ödeyen, tabuşaltırılmış hiç bir değerin kendilerini esir alamadığı, şatoda bir yer edinmek yerine, şatonun işleyişini ifşa eden,düzenin bir parçası olmak yerine, düzeni bozmak isteyen, evinizi yıkmaya gelenlere evinizi yıkmamaları için yalvrarın diyen liberallerin karşısında durup, hayır hayır evinizi yıkmaya gelen cellatlara yalvarmayın onlarla kavga edin diyen, yani kısacası bizden olmayanlar o sayıları az ama umutları büyük olanlar var.

Dava kitabında geçiyor ya '' Yalanlarını dünya düzeni haline getiriyorlar '' Yalanları sindirebilene afiyet olsun... Ne diyordu birde; '' Josep k 'dan daha fazla yaşaması gereken utanç cellatlara direnmeksizin boyun eğen bir köpek gibi ölmektir.'' Evlerinizi yıkmaya gelenlere evlerinizi yıkmamaları için yalvaran bir köpek olmak yerine, onlara karşı direnin, kavga edin... Direnen umudun çocuklarına selam olsun! Bana kızmayın arkdaşlar bunları ben anlatmıyorum edebiyat anlatıyor. Hani edebiyat sitesindeyiz ya, hepimiz en değerlisinden birer okuruz ya, hepimiz okuduklarımızdan aldıklarımızla hayatımızın küçükte olsa bir parçasına yön verebiliyoruz ya neyse sonu kötü yerlere gidecek burayı atlayayım ben. Ajite çekip propaganda yapmayacağım tamam :)

Gücü güç olduğu için seven kimselerin, mevkileri yükseldikçe özgürlükleri de aynı doğrultuda ortadan kalkar ve böylece gücün kölesi haline gelirler. Gücün kölesi haline gelenler mevkilerini korumak adına, ya da o mevkiye ulaşabilmek adına hem kendilerine hem de topluma yabancılaşan birer robota dönerler. Seçme şansları yoktur çünkü; kural koyucuların kurallarının dışına çıkmaları demek, elde ettikleri mevkiyi kaybetmeleri demektir. Bu korku karakter yoksulu kişiler için topluma yabancılaşma adına yeterli bir nedendir. Bürokrasi seni esir almıştır. İstesen de artık o esaretten kurtulamazsın. Şatoya ulaşmak adına umudunu ne kadar diri tutsa da karşısına çıkan engeller karşısında kafka 'nın karakterinde ki bitmek tükenmek bilmeyen umut ışığı yarım kalmış bir aşk, söylenmemiş bir söz, gidilmemiş bir yer gibidir, aniden bitiverir. Belkide ölümü engel olmuştur bu yarım kalmışlığa. Keşke yaşamış olsaydı da devamını da okuyabilseydik. Yarım kalmış her şeyden nefret ediyorum çünkü. Hastalığı teşhis etmiş Kafka, ama reçeteyi yazmamış... Belki reçeteyi de yazardı ha. Dava kitabında Josep K 'ya son anda uzanan eli hatırlıyor musunuz? Bir umut işte...Küçükte olsa bir umut. Sıra bize ne zaman gelecek diye beklerken, umutları büyütmek adına, bir umut. Karanlığın içinden çıkan bir ışık sıkı sıkıya tutunmak lazım o ışığa, yoksa umutlarımızı da çalar.

Max Broud'a kızmak mı gerekir yoksa teşekkür mü etmek gerekir bilemedim. Kafka yakın dostundan bütün yazılarını, müsveddeleri,resimleri, mektupları vs yakmasını istemiştir. Max ise yakmamıştır bugünlere ulaşmasına vesile olmuştur. Kafkanın vasiyetini yerine getirmediği için kızsam da bu eserleri bugünlere kadar gelmesine vesile olduğu için de içten içe teşekkür ediyorum. Benim yorumumda kitap gibi yarım kaldı, Kafka eserini yorumlamak çok zor, gerçekten çok zor. Burada bırakacağım ama yazmak istediğim çok şey var. Kafamı toparlarsam devamını mutlaka getireceğim.

"Hava puslu, soğuk
Kırlar koyu, kırmızı
Saman sarısı, ölü yeşil
Kış gelmek üzere oysaki gönül
Kışa girmeye hazır değil"