Aylin Balboa’nın Bu Hikâye Senden Uzun Osman adlı eseri, kapağını kapattığınızda zihninizde bir tortu gibi değil, aksine ferahlatıcı bir nefes gibi kalan kitaplardan. Genellikle edebiyatta ayrılıklar büyük dramalarla, yüksek sesli vedalarla anlatılır. Ancak Balboa, bir ilişkiden kopmaya çalışırken yaşanan o uzun sancılı süreci, zamanın insanın üzerindeki dönüştürücü gücüyle ele alıyor. Kitap, bu ayrılama sancısı içerisinde insanın kendi özüne dönmesini, unuttuğu parçalarını hatırlamasını bir zorunluluk değil, zamanın kendiliğinden getirdiği bir iyileşme süreci olarak önümüze seriyor.
Kitabın merkezinde, bir türlü bitmeyen ve karakterin zihninde düğümlenen "Osman" figürü var. Osman, bir eş ya da bir sevgili; aslında adının ne olduğunun bir önemi yok. Çünkü Osman, o karakterin vazgeçemediği, kopmak için her yolu denediği ama her seferinde geri döndüğü o tanıdık "çıkmaz sokak". Balboa, bu kopamama sancısını öyle dürüst, öyle "çıplak" anlatıyor ki; insan okurken kendi içindeki o bitmemiş hesaplaşmaları, o vazgeçemediği alışkanlıkları ve kendi zayıflıklarını utanç duymadan izleyebiliyor. İroni, burada karakter için bir zırh görevi görüyor; başa çıkılamayan acı, yerini kendine gülümseyebilme gücüne bırakıyor.
Ancak kitabın en etkileyici yanı, karakterin bu kaotik ayrılık sürecinin sonunda kendine dönmesi. Osman’dan uzaklaştıkça, aslında yıllar içinde içinde unuttuğu, ihmal ettiği veya başkası için feda ettiği o parçalarını yeniden keşfediyor. Bu süreç, okuyucu için de oldukça rahatlatıcı bir duygu yaratıyor. Okurken, karakterle birlikte siz de "boşluk" hissinin bir son değil, aslında bir "yer açma" çabası olduğunu anlıyorsunuz. İnsan, kopması gerektiğini bildiği o şeyi hayatından tamamen çıkardığında, aslında sadece birinden ayrılmıyor; uzun süredir unuttuğu "kendine"