Kaç yıl geçti, ne zamandır burada bu haldeyim, nereden kendime gittim, gittim mi de gidemedim, gidemedim de gittim ne bileyim… kafama huni takmadım diye akıllı mı bilineyim? Çarşafa sarılmış dolanıyorum, çarşaf dediklerine kefen diyorum. Kefen çarşaftır zaten, bunu kime söyleyeyim. Yarı ölüme çarşaf üstünde yatıverirsin, yarı ölüm tamamı erince altındaki çarşafın kenarından katlayıverirler üstüne, kapatırlar diye kime diyeyim.
Durun ben size bir çay söyleyeyim de bu daha gitmesi, bir de gidememesi var ona geçeyim.
O da benim gibi kitaptan yola çıkmış, ölüm, aşk ve felaketlerle karşılaştığı arayışlar, yolculuklar ve serüvenlerden sonra ama, benim yapamadığım bir şeyi başarmış, her şeyin yıllarca aynı kalacağı bir dengeyi, bir iç huzurunu bulmuştu. Peynir dilimlerine dikkat dikkatli ısırırken, bardağının dibindeki bir parmak kalınlığında ki son bir yudum çayı tadını çıkararak içerken onun bu küçük el, parmak, ağız, çene ve baş hareketlerini her gün tekrarladığını hissettim. Bulduğu dengenin huzuru ona hiç gitmeyecek sonsuz bir zaman bağışlamıştı. Ben ise meraklı, mutsuz, masanın altında bacaklarimi sallıyordum.
Bir an içimde bir kıskançlık yükseldi; bir kötülük etme isteği. Ama daha berbat olan şeyi de fark ettim. Tabancamı çıkarıp şimdi onu gözünün ortasından vursam, yaza yaza sonsuzluk zamanının huzuruna kavuşmuş olan bu adama hiçbir şey yapmış olmayacaktım. Aynı kıpırtısı zaman içinde, biraz başka türlü de olsa, yoluna devam edecekti. Benim dur durak tanımayan huzursuz ruhum ise, nereden nereye gittiğini unutmuş o otobüs şoförleri gibi bir yerlere varmak için çırpınıp duruyordu…
Hani çocuklara sorarlar ya, niye ağlıyorsun yavrum diye; derin bir yara içinde bir yerde kanadığı için ağlar, ama soruyu soran amcaya der ya, mavi kalemtıraşımı kaybettim diye, işte öyle kederleniyordum ben de, vitrindeki bütün şeylere.