Ay ışığını tam aldığı için parlayan ıslak tepemde bir şişe kırıldı. Belki kırılma sesinden hoşlanıldığı için, belki de duygusal bir patlama anı yaşandığı için. Belki de sadece boyutum ve şeklimle alakalıdır her şey. Fiziki bir görüşe sahip değilim, yalnızca anımsıyorum. Yanacak bir canım yok fakat bunun değiştirdiği bir durum da yok. Neden ben? Neden diğer herhangi bir özellikten kaynaklı “daş”ım değil de ben? Kısmen sivri tepemde kırılıp kaygan gövdemden kayan ilk cam parçaları değil bunlar. Belki birazdan üzerime düşüp kırılacak olan kaburga da son olmayabilir. Etrafımda ve üzerimde yaşanacak, belki çoktan yaşanmış bunca şeyin arasında…
Neyim ben?
Bilim için bir elementim. Yanımdan geçenlerin dediğine göre bir kaya. Benden daha yüksekteki benzerimin üzerinde oturan insanların dediğine göre ben bir kazığım. Üzerimde dinlenen martılar için ben karayım. Aç olan kuşlar için bir av teknesiyim. Deniz kenarında bir taşım, su için bir engel. Rüzgar için sertim ve dünya için kütle. Balıklar için idam tahtası iken gövdemdeki yosunlar için evim. Ben Vedat Türkali’nin “En iyisi…” diyerek olmak istediği şeyim. Başını çevirip bakmayanlar için ben yokum.
Peki ya bana göre neyim? Bilmiyorum. Üstümdeki yaralı bedeni kaldırırlarken ben neyim bilmiyorum. Güneş ve dalgalar üzerime hücum ederken ben ne olduğumu bilmiyorum. Bir balık daha yassı ve kaygan bedenimden oltayla yükselirken ben hiçbir şey bilmiyorum. Kaburgası kırılan gencin arkadaşı başımda bana lanet okurken kendimi tanımıyorum. Bana lanet okuyan kendini tanıyor mu, onu da bilmiyorum. Yanımdaki, onun yanındaki ve kıyı boyunca daha binlercesi bunu cevaplayabilir mi, bilmiyorum. Onlarla iletişim kuramıyorum. Denizden, atmosferden çok bir yalnızlıkla kaplıyım; fakat onu da hissedemiyorum.
Keskin tepem yüzünden beni