Hayat çok ağırlaştı, hantallaştı. Sanki eskilerden kalma bir tren kırsalda ilerliyor, ben onun penceresinden bakıyorum. Ben edilgen, hayat alabildiğine gürüldüyor bana inat. Ben içerdeyim, zamanın durduğu yerde; zaman dışarda akıyor, kendi çarkına insanları da dolayıp sürüklüyor. O sürüklenmeyi istiyorum ama yorgunum.
Böyle erkekler gelip geçmişti hayatından; hayatı geldiği gibi yaşayan, istediğini alan, istemediğini savan, hayatın tam merkezinde kendisi olan. O erkekler bir kadına kendisini çok iyi hissettirirdi: ışıldayan bir prenses gibi, korunup kollanan bir kedi yavrusu gibi, sonsuza kadar sürecek bir peri masalında yaşayacakmış gibi, nadide bir elmas kadar değerliymiş gibi… Ama bunların aslında “gibi” olduğunu sonra anlardı kadın. Hamur gibi şekillendirildiğini, bir avuç şefkat, bir tutam arzu, bir pinçik iltifat için ruhunu ellerine teslim ettiğini, merkezde erkeğin olduğunu, kadının sadece onun cilasını parlatacak bir nesne olduğunu fark ettiğinde iş işten geçmiş olurdu.
Herkes yetişkin, herkes ne yaptığını biliyor, sonuçlarını tartabiliyor. Bakın ben insanların bir şeyi bilmediklerine inanmıyorum. Herkes her şeyi biliyor, sadece görmezden geliyor.
Hayatta hata yapma lüksümüz olmalı. Bu çamurlu, renksiz ve bize kendini zorla dayatan dünyaya katlanmak için sebepler yaratmalıyız kendimize. Sürekli doğruyu yapmaya çalışmak çok sıkıcı; insanın yaşama isteğini öldürüyor.