Dün kıtasından geri kalmış birer rast geldim. Ağırlığı on defa daha ağır, esvabından, kundurasından, atından başka üstünde ne varsa hepsinden şikâyetçi idi. Geçerken bana döndü:
- Bir su doldur hemşeri...
Temiz bir bardak içinde berrak bir su verdim, birkaç kadeh içti.
Dudaklarının kenarından sızan su, kaç gündür çenesinde biriken tozu ince çizgileriyle yarıyor ve çamur hatları vücuda getiriyordu. Uzun bıyıklarından ve uzamış sakalından akan sulara avucuyla silerek:
- Canına değsin, burası Kerbela... dedi
Kardeşim;
Katya'da, Halet'ten ve hepimizin arkadaşı Memduh'tan başka bir şey kaybetmedik. İngilizler çok kuvvetli idiler. Fakat en çok beni meyus eden nedir, biliyor musunuz? İngilizler ferah içinde, biz değiliz. Onlar sağlam, iklime göre yapılmış esvaplarıyla, her gün tam yem alan güzel atlarıyla, lüzumsuz ölümler için ön saflara atılmış müstemlekât askerleriyle geliyorlar. Biz bazen kış, bazen yaz esvabı giyiyoruz. Atlarımız zayıf, adedimiz az ve her ölen neferi yüreğimizden veriyoruz. Ölen, eskiyen, yırtılan her şey, canımızdan, memleketimizden bir şey... İngilizler öyle mi? Hiçbir ziyan yok ki, biz kolayca yerine koyabilelim ve onlar koymasınlar.
Bir İngiliz ordusunun Gazze'ye geldiği gibi, Kanal'a tren içinde gitmemiştik.
Biz geçtiğimiz zamanlar, Sina çölü, Peygamber Musa'nın geçtiği zaman kadar ıssız, boş, kuru ve çoraktı.
Fakat biz, Allah ile konuşup kudret helvasına ağız açmadık. Biz Filistin sonlarından Kanal'a doğru, bütün çölde Türk kudretinin yumruğu ile taşı toprağı ve kumu dövdük; her tarafı elektrik, makine, şu, bahçe ve kasabalarla donattık.
Büyük Harp'te bazı cephelerimizin en hazin manzarası, siperin manevi şerefinin ve maddi hakkının geridekiler tarafından yenmiş olması idi.
Siper, ölüm düğmesine bastığı zaman, çok defa, arkada, ta uzakta bir takım göğüsler üzerinde elmas, altın veya gümüş ışıklar yandığı görülürdü.