Hazeyn

Hazeyn
@Alidgr4
Dert tekamül yolculuğudur . Yürütür, büyütür, pişirir...
ÂFİYET İSTEMEK: Âfiyet; lügatte sıhhat, selamet demektir. Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem; “Allâhü Teâlâ’dan af ve âfiyet isteyiniz. Çünkü hiçbir kimseye, yakînden (hakîkî imandan) sonra âfiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.” buyurmuştur. (S. Tirmizî) İmâm Şiblî (rahimehullâh): “Âfiyet; dinin bidatten, amelin âfetten, nefsin şehvetten, kalbin faydasız kuruntulardan selamet bulması, kurtulmasıdır.” demiştir. Hâtem-i Esam (k.s.) Hazretlerine: “Kendin için ne arzu edersin?” diye sordular. Buyurdu ki: “Sabahtan akşama kadar âfiyet isterim.” “Sen bütün günlerinde zaten âfiyette değil misin ki?” denilince, “Benim âfiyette olduğum gün, Allâhü Teâlâ’ya hiç isyan etmediğim gündür.” buyurmuştur. Hikâye olundu ki Hamal Ömer adında biri daima “Allâhım senden âfiyet isterim” diye dua edermiş. Ona “Bu duayı durmadan tekrar etmenin hikmeti nedir?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiş: “Yaptığım ilk iş hamallıktı. Günün birinde çok ağır bir un yükü taşıyordum. İstirahat etmek için onu yere koydum ve (kendi kendime): ‘Yâ Rabbi! Bana, her gün hiç yorulmadan iki somun ekmek kazanmayı nasip et, bununla yetineceğim.’ dedim. Bu sırada bir de baktım ki iki adam kavga ediyorlar. Ayırmak için yanlarına gittim. Onlardan biri, bir şey ile hasmına vurmak isterken başıma vurdu ve başım kanamaya başladı. O anda Sultan’ın askerleri geldi ve onları aldılar. Beni kan içinde görünce kavga edenlerden zannettiler ve beni de onlarla beraber hapse attılar. Bir müddet hapiste kaldım. Her gün iki somun ekmek veriyorlardı. Bir gece rüyamda bana şöyle denildiğini işittim: ‘Sen hiç yorulmaksızın iki somun ekmek istemiştin de âfiyet istememiştin. İşte, sana istediğin verildi.’ Hemen uyandım ve “Allâhım senden âfiyet isterim” diye dua etmeye başladım. Bir müddet sonra zindanın
Din
Reklam
BERZAH HAYATI: Berzah kelimesinin lügavî manâsı, iki şey arasında bulunan perdedir. Dinî bir ıstılah olarak berzah, ölümle başlayıp yeniden diriltilmeye (ba‘se) kadar olan vakte, yani dünya ile âhiret arasındaki âleme denir. Ölen kimse berzahtadır, çünkü o, dünya ile âhiretin arasındadır. Berzah kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de üç yerde geçmektedir. Furkân Sûresi’nin 53. âyet-i celîlesi ve Rahmân Sûresi’nin 19. ve 20. âyet-i kerîmelerinde Allâhü Teâlâ’nın yüce kudretinin bir delili olarak ‘tatlı ve tuzlu iki denizin birbirine karışmasına mâni olan perde’ manâsındadır. Mü’minûn Sûresi’nin 99. ve 100. âyet-i celîlesinde ise; insanların ölümlerinden, yeniden diriltilmelerine kadar sürecek vakit manâsındadır ki meâli şöyledir: “Nihayet onlardan birine ölüm gelince (tekrar tekrar şöyle) yalvarır: ‘Rabbim, beni dünyaya geri gönder de daha önce terk ettiğim sâlih amellere sıkıca sarılayım!’ Hayır! Bu, sadece onun söylediği (faydasız) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” İmâm Kurtubî (rah.), tefsîrinde berzah hayatıyla alâkalı şöyle der: “Ehl-i Sünnet’e göre Allâhü Teâlâ, mükellef olan kuluna kabirde hayat vererek onu diriltir, ona bir akıl verir ki kendisine ne sorulduğunu ve bu sorulara nasıl cevap vereceğini anlayabilsin, kabrinde ona ikram veya ceza olarak ne hazırlandığını idrak edebilsin.” Berzahın kelime manâsıyla ıstılâhî manâsı arasında kuvvetli bir bağ vardır. Zira berzah hayatı, hem ölülerin dünyaya dönmesine mâni olmakta, hem de dünya hayatı ile âhiret hayatı arasında sanki bir perde gibi durmaktadır. Bir kişi, Tâbiîn’in büyüklerinden Şa‘bî’nin (rah.) huzurunda “Allah, falan kimseye rahmet eylesin, artık o âhiret ehlinden oldu.” demişti. Şa‘bî (rah.), “Âhiret ehlinden olmadı, ancak berzah ehlinden oldu!
Din
ALLÂH’A HAKKI İLE ŞÜKÜR NASIL OLUR? İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri, Mirzâ Dârâb bin Hân-ı Hânân’a yazdığı bir mektubunda şöyle buyurmuştur: “Allâhü Teâlâ size yardım etsin ve sizi kuvvetlendirsin. Malumunuz olsun ki; kendisine nimet ihsan edilen kişinin, nimeti veren Allâhü Teâlâ’ya şükretmesi aklen ve dînen vaciptir. Şükrün, gelen nimetin miktarınca vacip olduğu da malumdur. O hâlde ihsan edilen nimet ne kadar çok olursa nimete şükrün vacipliği de o kadar fazla olur. Binâenaleyh zengin ve varlıklı kimselerin, zenginliklerine göre fakirlerden kat kat fazla şükretmeleri icap eder. İşte bunun için hadîs-i şerîfte: “Bu ümmetin fakirleri, zenginlerinden beş yüz sene evvel cennete girerler.” buyurulmuştur. Nimetleri veren Allâhü Teâlâ’ya şükür; Evvela itikâdı, Fırka-i Nâciye (Kurtuluşa eren fırka) olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in görüşlerine uygun olarak düzeltmek ile olur. İkincisi, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in müctehidlerinin beyanına (yani dört mezhepten birine) uygun olarak, dinin amele ait hükümlerini yerine getirmek ile olur. Üçüncüsü de bu Fırka-i Nâciye’den olan tasavvuf büyüklerinin (yoluna girip onların) usûlüne mutâbık olarak tasfiye (kalbi, manevî kirlerden arındırmak) ve tezkiye (nefs-i emmâreyi ıslah etmeye çalışmak) ile olur.” (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, c. 1, m. 71)
Din
her işi düzgün yapmak
Hâsılı Hazret-i Allah, bir kulunun işini noksan yapmasına razı değildir. Lakin uyanık olmayı ve ihtiyatı medhetmiştir. Kişi işlerinde tedbiri elden bırakmamalı ve ondan sonra ‘Hasbiyallahü ve ni’mel vekil’ demelidir. (Mirkâtü’l-Mefâtih Şerh-u Mişkâtü’l Mesâbih)
Din