"O olmasaydı, hepimiz İngiltere'nin kölesi olacaktık!"
"O olmasaydı, İngilizler ezanı kaldıracak, Kur'ân eğitimini yasaklayacaktı!"
"O olmasaydı, camiler kiliseye çevrilecekti."
"O olmasaydı, zulüm altında inim inim inleyecektik!"
Soramazdık: ey başöğretmenim, 1950'ye kadar millet zulüm altında inlemedi mi?
İngiltere isteseydi, işgali İstanbul dışına taşırıp tüm Türkiye'ye yayabilirdi ama yapmadı. Neden?
Ezan-ı Muhammedî ve din eğitimi 1950'ye kadar yasaklanmadı mı?
Camilere sıralar konması, oturularak "tapınılması" musiki aleti çalınması teklifi "Dinde Reform Layihası" adı altında teklif edilmedi mi?
Başöğretmenim bu tür sorular sorulmasından hiç ama hiç hazzetmezdi.
Abbâsî halifelerinden Hârûn Reşîd zamanında yaşamış velî bir zât olan Behlûl Dânâ’nın (v. 805 -H. 190) herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhurdur.
Seriyyü’s-Sekatî (k.s.) şöyle anlatıyor: “Bir gün kabristana gitmiştim. Orada Behlûl Dânâ’yı (k.s.) gördüm. Oturmuş toprakla uğraşıyordu. ‘Sen burada ne yapıyorsun?’ dedim ‘Ben burada öyle bir topluluğun yanındayım ki bana hiç eziyet vermezler, yanlarından ayrılsam benim gıybetimi yapmazlar.’ diye cevap verdi.
‘Ey Behlül! Ekmek çok pahalılaştı, sen böyle nasıl oturabiliyorsun?’ diye sorduğumda bana, ‘Vallahi, bir parça ekmeğin değeri, bir altın olsa bile aldırış etmem. Bize düşen, emrolunduğumuz gibi Allâh’a kulluk etmektir. Rabbimiz vaad buyurduğu üzere bize rızkımızı verir.’ Böyle deyip kalktı, giderken de şunları söyledi:
Ey dünyayı ve dünya lezzetlerini temenni eden,
Bu lezzetlerden dolayı gözüne uyku girmeyen kişi!
Ömrünü elde edemeyeceğin bir şey uğrunda tüketmişsin.
Huzûruna çıktığın vakit, Rabbine ne diyeceksin?”