Gece indiğinde, götürürüm ışığı pencereye sık sık ve bakarım kendime, desteğinde perişan tahtaların, yaşlı bir tabut gibi yayılmış rutubette, arasında duvarların, kaba ve kırılgan. Düş görürüm bir yokluktan başkasına ve bir başka uzaklığa (...)
Dinlenir alnında gelinciklerin rengi senin,
Yankısını bulut dulların yası, ah bahtsız:
Koştuğunda arkasında sen demiryolunun, tarlalarda,
Sırtını döner sana narin işçi,
Titreyerek doğar ayak izlerinden senin, şirin
Kara kurbağaları.
Şu ıslaklığında doğumun, şu kapkara oranla,
Bir şarap mahzeni gibi kapalı suçludur hava:
Üzgün bir timsah rengi var duvarlarda,
Sinsi bir örümcek dokusu:
Basıyor biri yumuşaklığın üstüne
Basar gibi ölü bir canavara:
Kocaman kara üzümler, dopdolu,
Tulumlar gibi asılmış arasına yıkıntıların:
Ah, Kaptan, dağıtım saatimizde
Aç dilsiz sürgülerini kapıların ve bekle beni:
Akşam yemeği yemeliyiz orada, yas giysilerimizle:
Gözleyecektir kapıları sıtmalı hasta.