O gün beni o kadar çok yaralayan şey, hayal kırıklığıydı... bu genç insanın öyle boyun eğerek çekip gitmesinden duyduğum... hayal kırıklığı... yani beni tutmak, benim yanımda kalmak için hiç çaba harcamadan... evine dönmesi, ilk söylediğimde boyun eğerek, saygıyla kabul etmesi... beni kendine çekmek yerine... bana, yoluna çıkmış bir azize gibi tapması... ve... beni bir kadın gibi görmemesi. Hayal kırıklığım buydu... ne o zaman ne de daha sonra kendime bile itiraf edemediğim bir hayal kırıklığı...
İnsanların çoğunun muhakeme gücü körleşmiştir. Kendilerine doğrudan dokunmayan, sivri ucu ısrarla sert bir şekilde duyularına kadar nüfuz etmeyen şey, onları neredeyse hiç harekete geçirmez; ancak gözlerinin önünde cereyan eden, duygularına dokunacak en ufak şey bile içlerinde ölçüsüz bir tutkuyu ateşler. İşte o zaman duyarsızlıklarının yerini gereksiz ve aşırı öfke alır.
tam o saniyede onu vurulmuş, ölü olarak canlandırdım gözümün önünde ve gayriihtiyarı cebinde bir tabanca olduğuna ve ertesi gün bu ya da başka bir bankın üzerinde, cansız ve kanlar içinde bir ceset bulunacağına inandırdım kendimi. Çünkü kendini bankın üzerine bırakışı, tıpkı derine düşen ve dibi bulmadan durmayan bir taşın hareketi gibiydi: Bitkinlik ve çaresizliğin insan bedeninde bu denli ifade bulduğuna daha önce hiç tanık olmamıştım.
Acılar korkaktır, yaşamayı fazlasıyla talep edersek korkup geri çekilir, bu talep ruhumuza gömülü aşırı ölüm isteğinden daha güçlü bir şekilde etimize gömülüdür.