Çok geçmedi, cami kapısında apaçık bir nur belirdi. Zaten aydınlık olan cami bir kat daha aydınlandı. Sağında Hasan, solunda Hüseyin ile Peygamber Efendimiz göründü. “Bismillah” diyerek içeri girdiler. İçeride bulunanlara selam verdiler. Mihraba geçip sabah namazının sünnetine durdular. Korkudan mı heyecandan mı bilemiyorum titremeye başlamıştım. Hazreti Peygamber, “Hilye-i Hakane’de” anlatıldığı şekilde idi. Hayran hayran seyrediyordum. Selam verince bana baktı, sağ eliyle dizine vurdu.– Kamet getir, buyurdu.
Segâh makamında kamet okudum. Bütün cemaat kalktı. Hazreti Peygamber cemaate imamlık etti. Müezzinliği büyük Vakkasoğlu’nun öğrettiği şekilde tamamladık. Sabah namazı bitti. Efendimiz mihrapta ayağa kalkmıştı. Vakkasoğlu elimden tutup mihraba götürdü beni.
– Allah’a ve Resul’üne âşık bu Evliya Çelebi Şefaat diler, dedi.
Dokunsalar ağlayacak gibi idim. Her tarafım titriyordu. Aklım başımdan uçmuştu sanki. Hiç halime bakmadan, haddimi bilmeden Hz. Peygamber’in mübarek ellerine dudaklarımı kondurdum. Dileğimi söyledim ama heyecandan “Şefaat Ya Resulullah!” diyeceğime “Seyahat ya Resulullah!” demişim. Hz. Peygamber tebessüm buyurdular.
– Seyahat ve ziyareti bu kuluna kolay eyle ya Rabbi, dediler ve dua buyurdular.
Ardından hep birlikte “Fatiha” okuduk. Orada bulunan herkesin mübarek ellerini öperek hayırdualarını aldım. Kiminin eli misk, kiminin menekşe, kiminin de karanfil gibi kokuyordu.
Hz. Peygamber’in mübarek kokusu ise zağferan ve kırmızı gül gibiydi. Peygamberimizin arkadaşları benim için dua ettiler. Önce Hz. Peygamber, ardından diğer mübarekler çıkıp gittiler. Vakkasoğlu okluğunu çıkarıp benim belime sardı.
– Yürü! Ok ve yay ile gaza eyle, dedi. Allah yardımcın olsun.
Sonra bir müjde verdi.
– Burada kimin elini öptüysen onu ziyaret edeceksin. Ülkelerini