Öldürme, ele geçirme, yok etme buyruğunu tanrıların temsilcisi krallar vermişti ama katliamı yapanlar, el ayak kesenler, göz çıkaranlar, ev yakanlar halktı, kölelerdi. Güçlü bir öldürme güdüsü, yıkma dürtüsü, yok etme duygusu olmasa bu vahşeti gerçekleştiremezlerdi. Yoksa kralıyla, soylusuyla, halkıyla, kölesiyle vahşet biz insanların içinde miydi?
Peki, tanrıların ne çıkarı vardı insanların bu kadar acı çekmesinden, ölmesinden, sakatlanmasından, evinden yurdundan olmasından? Kulları ölürse onlara kim görkemli tapınaklar yapacak, kim değerli hediyeler sunacak, kim tören düzenleyecek, kim yakaracak, kim dua edecekti?
Tanrıların gazabından korkun," diye bizi uyarmıyorlar mıydı? Bizim tanrılarımız korkunçtu, acımasızdı, tıpkı Asurlularınki gibi, tıpkı Urartularınki, tıpkı Frigyalılarınki, tıpkı tanıdığım bütün ülkelerinki gibi...
Onursuz bir antlaşmayla barışı yeniden sağlamıştık. "Onursuz," diyorum ama antlaşmadan utanç duyanlar yalnızca soylulardı. Halk ve kölelerse barışı üç gün üç gece süren şenliklerle kutladı. Çünkü savaşta ölenler, evleri yakılanlar, aç kalanlar, sürülenler onlardı.