Hanna'dan sonra kendimi asla alçaltmayacak ve alçalmayacaktım; kendimi bir daha asla suçlamayacak ve suçlu hissetmeyecektim; bir daha yitirmekten acı duyacak kadar sevmeyecektim hiç kimseyi: O zamanlar bunu böylesine açık düşünmemiş, ama kararlılıkla hissetmiştim.
Tepeden bakan , iddialı bir tavır geliştirdim.
O geceleri nasıl da iple çekmiştim. Sevişeceğimizi, uykuya dalacağımızı, yeniden uyanıp, yeniden sevişeceğimizi, yıne uyuyacağımızı, yeniden uyanacağımızı, vs. kurmuştum, hem de her gece... Ama yalnızca ilk gece uyandım. Sırtı bana dönük yatıyordu, üzerine eğildim ve öptüm onu, dönüp sırtının üzerine yattı, beni içine aldı ve kollarıyla sardı. "Oğlancığım, oğlancığım." Onun üzerinde uyuyup kaldım. Diğer geceler pedal çevirmekten, güneş ve rüzgârdan yorgun düşüp deliksiz uyuduk. Sabahları sevişiyorduk.
Kendimi dışlanmış hissediyordum.; insanların yaşadıkları,çalıştıkları ve seviştikleri normal dünyadan dışlanmış. Sanki o boş vagonda hedefi ve sonu olmayan lanetlenmiş bir yolcu gibiydim.
Bu hüzün, hüzün dediğimiz şeyin ta kendisi midir yoksa? Anılardaki mutluluk bir durumdan değil, gerçekleşmemiş bir vaadden kaynaklandığı için, geçmişe bakarken güzel anılarımızın dağıldığını görüp de kapıldığımız hüzün müdür bu?