Kendini tanıtmaya gerek duymayan bir anlatıcı düşün. Daha ilk sayfada sana yaklaşan, “ruhunu kollarımda taşıyacağım” diyen… Ve sen daha neye uğradığını anlamadan fark ediyorsun: Bu hikâyeyi anlatan bir........
Kitap Hırsızı seni baştan yakalıyor. Çünkü Markus Zusak sana bir savaş hikâyesi anlatmıyor. Sana ölümü anlatıyor. Ama alıştığın gibi değil—uzaktan, soğuk, keskin bir şey olarak değil. Yanında duran, nefesini duyduğun, hatta zaman zaman seni anlayan bir şey olarak.
“Sizin için geldiğimde her şey ne renk olacak?”
İşte burada başlıyor mesele. Renkler.
KIRMIZI: BEYAZ:◯ SİYAH:卐
Bu bir süs değil. Bu kitabın kalbi. Kırmızı, olan biten her şey. Beyaz, o olan bitenin sessizliği. Ve siyah… sadece ölüm değil. İnsan eliyle büyütülmüş, sistem haline getirilmiş ölüm. Bu yüzden bu kitap okuduğun diğer savaş hikâyelerine benzemiyor. Çünkü burada olaylar anlatılmıyor, hissediliyor.
Bir kız var. Nazi Almanyası’nda. Ve o kız kelimeleri öğreniyor. “Liesel kelimeleri okuyamayan kitap hırsızıydı.” İşte kırılma noktası bu. Çünkü o kelimeler geldiğinde, sadece okumayı öğrenmiyor—dünyayı öğreniyor. Kelimelere tutunuyor. Onları sıkıyor. İçinden anlam akıyor. Ama burada bir terslik var.
“Kelimeler. Neden var olmak zorundaydılar ki?”
Çünkü bu kitap sana şunu yüzüne vuruyor: Kelimeler hem kurtarır, hem öldürür.
Aynı kelimeler: bir çocuğu hayatta tutar bir kalabalığı kışkırtır bir insanı insanlıktan çıkarır Ve sen bunu okurken yavaş yavaş fark ediyorsun—mesele kitaplar değil. Mesele kelimelerin gücü.
Hans’ın bir fikri, bir hayatı kurtarmaya çalışırken başka riskler doğuruyor. Bir fırsat, başka bir felaketi çağırıyor. Hayat, hayat doğuruyor. Ölüm… daha fazla ölüm.
Ve bu döngü kırılmıyor. Sen okurken yorulmuyorsun. Ama içten içe bir şey ağırlaşıyor.
Çünkü bu hikâye seni zorlamıyor—içine
Kitap HırsızıMarkus Zusak · Martı Kitabevi · 201214,5bin okunma