"Ama, gene de soruyorum işte! Evlilik yasaları insanların huyuna göre yapılmalı, onları da bir sınıflamaya sokmalı. Bir insan yaradılış bakımından herkesten değişikse başkaları için mutluluk doğuran yasalar ona işkence oluyor!.. Beni bırakacak mısın?"
"Ama, biz evlendik ...
Sue: "Bir günah işlemediğini bildiğin halde yasalarla emirler bir insanı mutsuz kılıyorsa bunları gözetmenin ne yararı var?" diye haykırdı.
"Ama, beni sevmemekle sen bir günah işlemiş oluyorsun."
"Seni seviyorum! Ama, böyle olacağını aklıma getir ... yani aslında düşündüğümün çok ötesinde bir şey olacağını ... Ne şartlar altında olursa olsun, ne kadar yasalara uygun olursa olsun benim duyduklarımı duyarak bir kadınla bir erkeğin
böylesine bir yakınlık içinde yaşamalarına zina denebilir ancak. Al işte ... Söyledim söyleyeceğimi!... İzin verecek misin, Richard?"
"evli bir kadının ya da erkeğin başka birine mutsuz olduğunu söylemesi kötü bir şey mi? Evlilik dini bir şeyse bunu söylemek belki kötü bir şeydir ama, temeli ev geçindirme, para biriktirme, vergi ödeme bakımından maddi bir kolaylık sağlayan, evlatların miras yoluyla mal-mülk edinmelerine yarayan, bunun için bir babanın soyadını gerektiren aşağılık bir kontrata dayanıyorsa -ki aslı böyle görünüyor- o
zaman bir insana mutlaka bundan ne kadar incindiğini, bunun kendisini ne kadar üzdüğünü söylemek, hatta damlara çıkıp bunu haykırmak hakkı tanınmalıdır."
Jude, evli olmasına rağmen kuzeni Sue’ya duyduğu derin aşkın gölgesinde yaşıyor; her adımında toplumun ve sınıfın engelleriyle karşılaşıyor. Adsız Sansız Bir Jude ’un bütün hikâyesi, ait olamamanın kemikleşmiş hali. Yetim bir çocukolarak başlıyor hayata; “yüksek” bilgiye, üniversiteye, başka bir hayata ulaşmaya çalışıyor ama toplum onu sürekli dışarı itiyor. Hardy, neredeyse cerrah titizliğiyle sınıfsal kapıları nasıl sessizce kapattığını gösteriyor. Bunu yazarken okurun göğsüne o boğucu hissi yerleştiren asıl şey, Jude’un zekâsı ya da isteği değil; imkânsızlığın her adımda kendi ağırlığını artırması.
Hardy’nin tarzı çok keskin. Karakteri yargılamıyor ama asla elini de tutmuyor. Bütün acımasızlığı “dünya böyle işliyor” diye yüzüne vuruyor. İşte burada öne çıkan güçlü bir nokta var: Jude kişisel bir trajedi yaşamıyor; sistem onu doğrama tezgâhına kendi soğukkanlılığıyla koyuyor.
Jude —kendini içten içe ikiye bölen bir adam. Bir yanda inancın düzeni, öte yanda arzunun karanlık kıpırtısı. Bedeniyle ruhu savaş halinde; kendini eğitmeye, arınmaya, daha yüksek bir yaşama ulaşmaya çalışırken her adımda kendi iç çatlağına takılan biri.
Jude'un kuzeni! Sue —çelişkilerin kristali. Yakınlığı ister gibi durup ondan tiksinen, bir an doğru gördüğünü bir sonraki an günah sayan, mantığıyla duygusu arasında incecik bir ipek ipliğinde yürüyen biri. Toplumun kalıbına sığmıyor; yasalar ona işkence oluyor. Ve böyle bir işkence insanı ne hale getirir Hardy Sue'nun üzerinden haykırıyor: "Sen büyük bir hayalperestsin, Jude'cuğum. Aynı zamanda çok dokunaklı bir Don Kişot. Bazan da kendisini taşa tutarlarken Cennet'in kapılarının kendine açıldığına inanan Ermiş Stephen'sin. Ah zavallı arkadaşım, yoldaşım, daha çok acı çekersin sen!"
Ve unutmayalım! Jude'un karısı Arabella —Felaket duyarsız, ahlaksız,
Sen büyük bir hayalperestsin, Jude'cuğum. Aynı zamanda çok dokunaklı bir Don Kişot. Bazan da kendisini taşa tutarlarken Cennet'in kapılarının kendine açıldığına inanan Ermiş Stephen'sin. Ah zavallı arkadaşım, yoldaşım, daha çok acı çekersin sen!