"Ey eskimiş adam, seni eskiten o yolların sonuna kadar ben de yürüyeceğim. Yaşadığım sürece hep garibanların, yalnızların, zayıfların, hakarete uğramışların yanında olacağım, eğer ülkücülük aslında bu değilse hiçbir şey değildir o halde" diye söylendi.
Bir savaşın içinde olsalar da hemen her gün ülkücü şehit haberi gelse de mücadelenin hakkaniyet ölçülerinde sürmesini istiyordu. Ölümü gerçekten hak eden katillerin teşvik edenlerin cezalandırılması haktı, gerekliydi. "Ya masumsa?" duygusu asla yaşanmamalıydı.
Tandoğan'daki mitingde Alparslan Türkeş'in konuşması yüz binleri bulduğu ifade edilen kalabalığı coşturmuştu. O gün dost düşman görüp anladı ki ülkücüler savaşa da barışa da hazırdı. Meydandakilerin ezici çoğunluğu , hemen yarın uzatılacak barış elini tutmaya ve sıkmaya hazırdı, yok böyle bir şey olmayacaksa "son nefer son nefese" kadar kırılmaya da kırmaya da yeminliydiler.
Ertesi gün ocakta etrafını sarmış olan arkadaşlarının Ankara'daki üniversite mücadeleleriyle ilgili sorularına Ahat ve Hasan'la cevap vermeye çalıştılar. Onların heyecanını, davaya olan inançlarını gördükçe hem gurur duydu hrm de endişelendi. Akranları da vardı ama çoğunluğu kendinden birkaç yaş küçük gençlerdi. "Bu çocukları iyiye, güzele yönlendiriyoruz..."derken Allah korusun, felaketlerine sebep olmayalım. Bir yandan da bazıları kahvehanelerin dumanlı, pis havasından, paralı, parasız oyun tezgahlarından hatta kimiler meyhanelerden kopmuş gelmiş ve bir dava sahibi olduklarına da seviniyordu. İnandıklarında harikalar yaratabilecek bu gençlerin geri döndürülemeyecekleri kesindi.Samimiyetlerinden başka sığınacak limanları yoktu.