Eğer davranış repertuvarımızı kısıtlamasaydı, kendimizi davranış ve deneyimlerimiz yardımıyla tarif etmek bir problem olmazdı. Fakat sorun şurada başlıyor; tutarlılık pahasına birçok davranışımıza ve deneyimimize karşı duyarsızlaşmaya başlıyoruz. Kendimizi tek bir etiket, etiketler grubu veya hikâye olarak tanımladığımızda, kendimize başka, belki de daha işe yarar bir şekilde davranma imkânı tanımamış oluyoruz.
Kim olduğumuzu bilmek bize güvende, dengede hissettirir. Fakat bazen kim olduğumuzla ilgili hikâyeye o kadar sıkı tutunuruz ki, hikâyemiz bizim için fırtınalı bir denizin ortasındaki kayık olur. Bizi tarif ettiğine inandığımız etiketlerle öyle bir bütünleşiriz ki, benliğimiz ve etiketimiz arasındaki farkı ayırt edemez hale geliriz. Sanki o sarı yapışkanlı kâğıtlar, üzerimize sonradan yapıştırdığımız şeyler değil, doğum lekelerimizdir.
Duygu ve düşüncelerimizi oldukları gibi deneyimlemeye gönüllü olmadığımız zaman, onların şu ankinden farklı olmaları için çabalarız. Böyle bir mücadeleye girmek bizi körleştirir, şu andan uzaklaştırır.
Adam bambaşka biri olmuştu. Belki nihayetinde bütün hayatı gelip buna dayanacaktı(...): Şimdi yakıcı bir mevcudiyeti varmış gibi görünen her şey, günün birinde bir başkasının başına gelmiş bir şey gibi küçücük bir titreşimden ibaret olacaktı.