neşet dede seni sılaya girip gömdüler
emdiler
kanını şarap gibi emdiler
içimizden geçmiyordu çağdaş türküler
salya sümük ağlamayınca.
fareler
fare dağa küsmüş
dağ fareye
kampüs boylarında genç hergele
kim inanır senin doğduğun çehreye
ne gölgesinden ne ötesinden
öyküsünden ne türküsünden
cana yetenleri gelsin.
varsa erenleri gelsin.
yok mu
bir kulu bile mevlanın
şu karabasan kalabalığında
şüpheleri keskin kılıç, aklını açmaya yarar
kaostan birikintileri seyreden damlalar
güzel insan yetiştirmeye yarayan tezgahlar
sarhoş atlar zamanını bize çok gördü
ölü pegamberlerin ölü müdavimleri
yaşayan kur'anları bak bu turanları
kaygan zemberekte kesik damarları
abdulaziz gibi beyler mi bekler...
“İlk kurbağa kendini sudan dışarı atıp bir eş bulmak ya da bir yırtıcıyı duraksatmak için ses tellerini görevlendirdiğinde o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün lisanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hiç hayal etmiş midir? Elbette hayır. Ve nasıl ki o kurbağa Shakespeare’i hiç tasavvur edemediyse biz de kaderimizi asla tasavvur edemeyiz.”