Sevmek bir sanat mıdır? Bu sanatın inceliklerini öğrenmek ve ustalaşmak mümkün müdür? Belki de işe, önce kendimizi severek başlamalıyız. Ama ondan çok önce, çok daha vahim bir gerçeğin farkına varmalıyız: Bu tüketim çağında hâlâ hayatta olduğumuzu anlamak.
Aynı fabrikadan çıkmış bedenler, aynı sözleri ezberleyen beyinler, aynı duyguları paylaşan ruhlar, aynı fikirleri savunan zihinler… Ayrı olmanın getirdiği yalnızlık ve acıyla yüzleşmemek için harcanan çabalar, bizi robotlaştırmak için mi?
Kendimizi dinsel törenlere veya anlık hazlara bağlayarak bütünleşme ihtiyacımızı karşılamaya çalışıyoruz. Birinde, belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız yüce bir varlıktan medet umarak, sevmek yerine köle olmayı seçiyoruz. Diğerinde ise hazlarla bedenimizi oyalarken, ruhumuzu gerçek sevgiyle beslemekten kaçıyoruz. Kaçıyoruz; nefesimiz kesilene, saçlarımıza zamanın akları düşene, düşlerimiz silinene dek.
Birçoğumuz hayatı boyunca sevilmek için çabalıyor. Bedenine iyi bakıyor, güzel kıyafetler giyiyor, kitaplar okuyor… Ama ayna karşısına geçtiğinde, sadece pazarlanmak için hazırlanmış bir paket görüyor. Çevresindeki insanlar içinden de sevmek istediği en iyi paketi seçmek istiyor. Asıl benliğimizin arkasından attığımız çığlıklara kulak verseydik, belki de duyacağımız cümle şuydu: “Sevmek ne demek? Gerçekten sevmeyi biliyor muyum?”
Bu sorular bize güzel bir başlangıç verecek: Sevmeye, yalnızlığımızı gidermek için değil, kendimizi sevdiğimiz için başlayacağız. Tek bir kişide tüm insanlığın izini bulacağız; orada insan olmanın asıl güzelliğini göreceğiz. Sabredecek, dikkat edecek, yoğunlaşacak ve emek vereceğiz. Bütün bunların içinde kendimize tutunacağız. Artık anne ya da baba aramayacak, zihnimizde birer anne veya baba yaratmayacağız. Çünkü aradığımız asıl şeyle, yarattığımız asıl